5 Mart 2009 Perşembe

ATATÜRK'TEN ANILAR


Atatürk’ün Eşitlik Anlayışı... Atatürk birgün dolmabahçe’den gizlice çikar Topkapı sarayı müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı: Henüz saat 9 olmadı, memurlar da gelmedi. Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin der. Hiç şüphe yok ki , kapıcı Atatürk'ü tanımamiş ve birden fazla bu sözlere muhatap bulunduğu için, gelenin Atatürk olabileceğine inanmamiştir. Fakat bu anekdotta mühim olan nokta, Atatürk'ün kapıcının sert cevabı karşısında israr etmeyerek, bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir.

Yazılmayan yönleriyle Atatürk, S. Arif Terzioglu sayfa 4



Atatürk'ün bahçe mimarı Mevlüt Baysal anlatıyor: Çankaya Köşkü'nün bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağaç Ata'nın geçeceği yolu kapatıyordu. Ağacın bir yanı dik bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata, havuz tarafındaki kısma yaslanarak karşıya geçti. Derhal atıldım:- Emrederseniz derhal keselim Paşam! Bir an yüzüme baktı, sonra: - Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin!



Babalık Duygusu: Düğün, O'nun varlığı ile son sınırına ulaşan bir neşe içinde geçmişti. Ata, ayrılmak üzere ayağa kalkınca kendisini uğurlamak için halk iki sıra diziliverdi. Sevecen bakışlarını sağa sola yönelterek yavaş yavaş ilerlerken bir yerde durakladı, sonra durdu, elini yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğunun başına uzattı.çocuğun arkasında yer alan ve anası ile babası olduğu belli olan çifte yavaşça seslendi: "Öpeyim mi?"Herkesi derinden duygulandıran bu isteği ana babanın nasıl yerinde bir minnetle karşıladıkları kestirilebilir.Atatürk, çocuğu iki eliyle kaldırdı, öptü ve bıraktı. Fakat sahne bununla kapanmış olmadı.Uyanık ve duygulu çocuk: "Ben de öpeyim, ne olursunuz Atatürk, ben de sizi öpeyim." diye direndi.Ata, belki de hiç ummadığı halde kendisine babalık mutluluğu tattıran bu içten davranışı, çocuğu bir daha yerden alarak yüzüne yaklaştırmakla karşıladı.Bilmiyorum, halk bu dokunaklı sahneyi, gözleri yaşlı alkışlayarak kutlu kılarken, o çelik iradeli insanın da iki damla gözyaşını tutamadığını görebilmiş mi idi?



Üç inek hasreti: Korkunç bir kış günü... Atatürk sabaha karşı şu emri verir: "Bu kış kıyamette memleketin ne halde olduğunu görmek isterim.Otomobille görmeye çıkacağız." Bugüne göre, zaten yetersiz, bakımsız olan yollar kapalıydı, buna rağmen hareket edildi. Öndeki askeri araç dahi karlara saplanıyor, Atatürk'ün arabası, zaman , zaman kendisi de inerek, çekiliyordu. Bir tepe aşılıyor ki, tek başına bir köylünün telaşlı, telaşlı koşuştuğu görüldü, çağırttı, sordu:"Bu havada dağ başında ne arıyorsun?""İneğim kayboldu paşam.""Seni kurtlar yer bu havada.""İneğimi yedilerse ko beni de yesinler.""İneğin kaç lira kıymetindeydi?""Eh, elli altmış kağıt ederdi."Gazi, yaverine emretti:"Bu vatandaşa yüz lira verin, bir de otomobile bindirin."Köylü karşı çıktı:"Sana rastlamak benim talihimdir, ama yine de kendi ineğimi ararım. Verdiğin yüz lira ile iki inek alacağım, benimkini de bulursam eder üç... Bu benim düşümdü. Sana rastlayan bahtlı adamın üç ineği olması çok mu?"

3 Mart 2009 Salı

ATATÜRK' TEN ANILAR
















ATATÜRK' mü, FATİH' mi?

Birgün, İstanbul ve İstanbul'un fethinden konuşulurken, söz tabii Fatih'e geldi. Atatütk'ün tarihin kendi hakkında vereceği hükmü, etrafındakilere sık,sık sorduğu bir gerçektir. Söz sırası kendine geldiğinde, ortaya şöyle bir soru attı. "Tarih, acaba benim mi, yoksa ikinci Mehmet'in yaptığı işleri daha önemli bulacaktır?" Orada bulunanların hemen hemen hepsi "Siz" dediler. Atatürk, "Niçin ?" diye sorunca, genelde hepsi Atatürk'ün Fatih'ten daha büyük olduğunu söyleyip, ispatlamak için de ellerinden geldiğince kanıt toplama yarışına girdiler. Hatta, bazıları " Fatih'de kim oluyormuş" diyecek kadar ileri gidenler oldu.Fakat, ne söylenirse söylensin, verilen cevaplar Atatürk'ü hiç tatmin etmiyordu. Nihayet söz, orada bulunanların en gencine geldi."Efendim, Tarih bir sınav salonuna benzer. Karşısına gelenlere birtakım özel meseleler verir. Neticede verdiği problemleri halledişine ve bundaki başarısına göre birtakım notlar verir. Aşağı yukarı, tarihin sınavına çıkanların hepsi aynı şartlar dahilinde, ayrı ayrı problemler karşısında kalmışlardır. Bunları en iyi çözenler de tereddütsüz on numara almışlardır. Zannımca, tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları olayları birbirleriyle karşılaştırmakla sonuçlara varmak mümkün değildir. Fatih, karşısına çıkan meseleleri en iyi şekilde hallederek on numara almıştır. Siz de önünüze konan problemleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir tarih büyüğüsünüz" Atatürk, bu sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede "Bravo " dedi. Sonra, biraz evvel Fatih'i küçümseyen kişiye dönerek:"Sen halt etmişsin. Ben Fatih'den büyük olabilir miyim? Çok kereler Fatih'in karşısında kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman, ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri nasıl hallederdi. Bunu çok merak ederim İkinci Mehmet büyük adamdır büyük..." Not: Münir Hayrı Egeli'den

27 Şubat 2009 Cuma






TEMİZLİK




Burhan BURSALIOĞLU
Kültürümüzde, hemen, hemen her konuda çok güzel Atasözleri vardır. Temizlik konusunda” “Herkes kendi kapısının önünü temizlese, her taraf temiz olurdu” şeklindeki söz ne kadar doğru bir söz. Bu güzel sözü hatırlayıp uygulayan var mı acaba? Hiç zannetmiyorum. “Bana ne” cilik, öteden beri gelmiş, gidiyor.
Biz Türk Milleti olarak, temizliği, sanal olarak seven bir topluluğuz. Ama uygulamaya gelince, neden yapmıyoruz? Anlamak güç. “Temizliğin imandan olduğunu bilen çok, ama uygulayan yok. Temizlik sadece vücut temizliği değildir. Vücut ne kadar temiz olursa olsun, çevren pisse, vücut temizliği boşunadır. Vücut pisliği kendine zarar verir, ama, çevre pisliği tüm topluma zarar verir. Unutmayalım ki, çevrenin temizliği, oradaki insanların görüntüsüdür.
Şöyle bir çevreye çıkalım. Önce, kapımızın açıldığı sokağa bakalım. Haftada 3 gün, sokaklardan belediye çöp kamyonları çöpleri toplar. O günü, akşamdan sonra, apartmanların balkon ve pencerelerinden, çöp dolu poşetler, önce etrafa bakıp, görenin olup olmadığını gözetledikten sonra sokağa fırlatılır. Gece, köpek ve kediler tarafından çöpler etrafa saçılır. Sabah araba gelene dek o çöpler sokakta kalır, kokar ve görüntüleri mide bulandırır. Saçtığı mikroplar cabası. Değer mi yani, arabaların geliş saatine doğru, birkaç merdiven basamağı inip çöpünü belirli yere koyma çok mu zor.? Gören var mı düşüncesiyle, etrafı kaçamak bakışlarla süzmek daha mı uygun? Sorun sadece bu kadar değil tabii. Parklarda, sahillerde, belediyelerin, dinlenme açlı koyduğu bankların etrafları da sokaklardan farklı değil. Yenen kabak çekirdeği, ayçiçeği çekirdeği, kabuklu, çekirdekli yiyecekler, etrafa saçılıyor, poşet, mendil, kağıt, içki şişeleri, meze artıkları da ayrı bir çirkin görüntü oluşturuyorlar. Bu çirkinliği oluşturan insanlar, çöplerini, yanlarındaki poşet ve kağıt torbalarına koyup, yakınlarındaki çöp kutularına koymak niye zor gelmektedir? Yerlere tükürmenin, yere izmarit atmanın bir müdafaası olabilir mi? Bu hareketlerin adına, görgüsüzlük mü demeli, eğitimsizlik mi demeli, adını sizler koyun.
Bunlar düzelir mi sorusu karşısında, tereddütsüz “Evet” diyebiliriz. Bugüne dek lakayt kalan, başta belediye görevlileri, zabıta,polis teşkilatı, sivil toplum kuruluşları, eğitim kurumları, kurslar açmalı, broşürler dağıtmalı, paneller, konferanslar tertiplemeli, ceza maddelerinin rakamları çoğaltılarak uygulanmasına titizlik gösterilmeli, gazeteler, ve ücretsiz dağıtılan belediye gazetelerine ilanlar ve yazılar verilmeli, özellikle halk, görülen yanlışlıklara tepkili olunmalıdır. Belediye, sokaklarda ve caddelerde, kapalı çöp kutularını, fazla meydanda olmamak şeklinde çoğaltmalılar. Okullardaki çevremiz ve temizlik konuları kapsamı genişletilip, uygulamalar yaptırılmalıdır. Görsel ve yazılı basın olayın önemi üzerinde uyarıcı yayınlar yapmalıdır. Cadde ve sokaklar bez afişlerle, halk sık sık uyarılmalıdır. “Temizlik imandandır” sözü lafta bırakılmamalıdır. Yabancı turistlere, utancımızın görüntüsü resimlerini çekme fırsatı vermiyelim.
Temizlik ve çevre temizliği konusunda, halkımızın, “eğitimsiz” yakıştırılması silinmelidir. Bu konuda, tüm sağduyulu insanlarımızı göreve davet ediyorum.




EFSANE GERİ DÖNDÜ G.S. TUR ATLADI 4 - 3

23 Şubat 2009 Pazartesi

EĞİTİM SİSTEMİMİZ - 5 -




OKULLARDA DİSİPLİN


Burhan BURSALIOĞLU



Eğitim sistemimiz 3 ü yazan arkadaşım Kerem Akçasu’ yun düşüncelerine aynen katıldığımı belirterek, konuyu biraz daha geniş açıdan irdelemek istiyorum.
Konu disiplin: Değişen yönetmeliklerin yanında, disiplin yönetmeliği de sık, sık değişmektedir. Buna mecbur olunuyor. Öyle disiplinsizlikler meydana geliyor ki, tedbir almak,vukuunda gerekli işlemleri yapmak ve cezayı belirlemek açısından , yönetmelikte ,ister istemez değiştirilmektedir.
Son yıl ve aylarda, okul ve eğitim kurumlarında meydana gelen disiplinsizlik olayları, hızla artmakta ve disiplinin bu kadar bozulduğu bir dönem yaşanmamıştır. Gün geçmiyor ki, silahlı gasp,bıçakla yaralama, öldürme,baskın, ırza tecavüz, öğretmen ve idareci dövme, uyuşturucu gibi olayları basın yazmasın.
Önce şiddet gündemde idi. Yaralama, okul basma idareci ve öğretmenlere saldırı, öğrencilere yol bağı yapmak, sınıflara bıçak, kesici alet ve silah sokmak, taşımak sık,sık duyduklarımız ve okuduklarımızın başında geliyor. Sonra uyuşturucu olayları başladı. İlköğretim okullarına kadar girip, kantinlerde el altından satılan uyuşturucu belası. Şimdi ise, taciz, tecavüz ve seks. Sınıflara kadar girebilen, şantaj tecavüz, 11-12 yaşlarındaki kız öğrencileri pazarlama olayları. Bu çocuklar, bu insanlar nerede yaşıyorlar? Bunlara bu cesareti verenler kimlerdir? Bunlarda sıkılma, utanma, arlanma, baba ,ana korkusu toplum ve yasa korkusu yok mudur? Demek ki yok. Olsa herhalde yapmazlar.
Gidiş iyi bir gidiş değildir. Bunun önüne geçmek lazımdır. Toplumca önlemler alınmalı. Disiplin yönetmelikleri yeterli olmuyorsa, başka, başka tedbirler düşünülmelidir. Başta velilerin bu konularda eğitilmesi lazım. Sık, sık okul öğretmen ve idarecileriyle, görüşmeli, sık, sık konferans, açık oturum, yapılmalı, , psikologlar, aile bireyleri, Emniyet teşkilatlarından yetkili görevliler, eğitimciler, doktorlar, sivil ve meslek örgütleri temsilcileri, öğrenci kuruluşları ve bakanlık temsilcilerinin katılacağı şuralar tertiplenmeli.
Olaylar sonucunda, gerek müfettişlerin, gerekse polis ve adli mercilerin tuttukları raporlar, neticeler, uygulamalar Bakanlığa , yetkili mercilere gönderilmeli, yönetmelikler bunların sonuçlarına göre hazırlanmalıdır.
Okul öğretmen ve idarecilerin de disiplin yönetmeliklerini, müfredat programlarını, öğretme, tanıtma ve uygulama görevlerinin dışında başka görevleri de vardır. Okullarının manevi değerleri hakkında, arkadaşlık sevgisi, birlik ve beraberlik, dayanışma, Türk Ulusunun manevi duyguları, anane, gelenek ve görenek konuları hakkında her fırsatta bilgiler verilmeli ve bunlar işlenmelidir. Öğretmen okulunda iken, liselilerle hiç geçinemezdik. Hafta sonlarında, liseliler tarafından, bir arkadaşımızın kıstırıldığını duyar duymaz, nerede olursak olalım onu kurtarmaya giderdik. Tabii liseliler de öyle yapardı. Burada önemli olan arkadaşın kurtarılması yanında, okulun şeref ve haysiyetini, onurunu korumak ve üstünlüğünü kabul etmek ve ettirmektir. Bugün bunlar yok. Bırakın korumayı, saymayı ve saydırmayı, bugün, okul arkadaşını başkalarına peşkeş çeken bir zihniyete hizmet eden insanlar var. Sevgi ve şevkattan yoksullar. Arkadaşlık ve dayanışma duyguları gelişmemiş. Bunlar çok az da olsalar mide bulundurmaktadırlar.
Sayın Kerem Akçasu’nun bahsettiği acayip kıyafet giyme gerçekten çok çirkin görünmektedirler. Şekilsiz, düzensiz kıyafetler onları gülünç duruma düşürmektedir. Bu tür giyiniş o kadar yaygın ki, “ acaba gözümden kaçan tarif var mı” diye yönetmeliklere tekrar, tekrar göz gezdirdim. Hayır bu tür giyiniş, çocukların kendi özentileri veya rahatlığı olsa gerek. Gençlik ne kadar sıkılgan olmuş, hayret ediyorum.
Yönetmeliklerde böyle bir giyiniş yoksa, öğretmen ve idareciler, teftişe gelen müfettişler, kaymakamlar, Valiler durumu görmüyorlar mı? İkaz etmiyorlar mı? Anlamakta güçlük çekiyorum.
Okul idaresi, renk ve kıyafetleri, yönetmeliğin ifade ettiği biçimde kendi seçer. Amlemini, rozetini flamasını kendi oluşturur.. Bunlara bir diyeceğim yok. Ancak, bir eğitimci olarak şunu ifade edeyim ki, Özellikle, ilköğretim okullarında, Türkiye çapında, öğrenci kıyafeti tek tip, tek model ve tek renk olmalıdır. Önerim, eskiden olduğu gibi, beyaz yaka, siyah önlük. Orta öğretim okullarında her okul kendi kıyafetini belirlemeli ama, onu öğrencilere adam gibi giydirtmelidirler
Açıkçası, okullarda bir kaostur gidiyor. Çözümleri de çok kolaydır ama, bu işe soyunacakların, önce inanmaları gerektir.. Sınıf veli toplantılarında, öğretme tarafından veli kovuluyorsa, okul müdürü velilerle görüşme yapmaktan kaçıyorsa, öğrenciler, tahta başında tek ayakta durduruluyorsa, tek parmakla duvara yaslandırılıyorsa, ödevler kontrol edilmiyor, çocuklar başı boş bırakılıyorsa, velilerce çocuklar takip edilmiyor, onlarla ilgilenilmiyorsa, yardımcı olunmuyorsa, dışarıdaki vatandaş gördüğü yanlışlıklara, “bana ne” gözüyle bakıyorsa,müfettişler, ve üst teftiş amirleri çirkinliklere es geçiyorlar sa bu işler düzelmez..

18 Şubat 2009 Çarşamba

EĞİTİM SİSTEMİMİZ - 4 -





S İ M İ T P A R A S I



"Yorumcum" dan alıntı"



Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak içinsabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zilçalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Alihazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayetzil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı.Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor,bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.Öğretmeni, onun bu halini fark etti:- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?- Ahmet arkadaşımız var ya...- Evet, ne olmuş Ahmet'e?- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyişeyler koymuyor.- Eee?- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirseüzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, sizde ona verseniz? Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerinekoydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumupekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyiniyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Bunarağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesiniistemiyordu.Nurhan Öğretmen:- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuzpekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman işbulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.- Nerede çalışıyorsun?- Simit satıyorum.Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydişimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için birçare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı.Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.- Çok zengin bir işadamı...- Niçin?- İnsanlara daha çok yardım etmek için... - Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinindurumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil.İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardimedersin. Olmaz mı?- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.- Neden olmaz?- Üç sebepten dolayı olmaz. Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beniinsanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çoksimit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simitsatıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıpgüvercinlere veriyor.İkincisi: 'Ağaç yas iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayıöğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunuzenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zenginolduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum. Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmakistiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için,ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundanfazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor.Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parasıkadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'egirebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu? Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarkenAli'yi evine yolladı.Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamakiçin masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstündekaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paralarıeline aldı.Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın enkıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta buparalar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMITparaları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmakistemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını. Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarifedilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanakyağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı... Ağladı... Ağladı.Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıpokuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cennetisatın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diyeNurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Nedediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçininşaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyideğilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısınabırakın.Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.Yeter ki boş durmayın!" Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir ."

16 Şubat 2009 Pazartesi

EĞİTİM SİSTEMİMİZ - 3 -








Kerem AKÇASU




Özellikle son yıllarda eğitim sistemimizin ne kadar bozuk veya bozulmakta olduğuna dair tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Eğitimci gözüyle Burhan Enişte’ nin yazdığı her şeye katılıyor, eğitim sistemindeki gerilemeyi kabul ediyorum. Ama bunun altındaki asil gerçeğin aile sistemimizin daha doğrusu ailelerin eğitime bakışının bozulmakta olması olduğuna inanıyorum.Örnek vereyim. Ben 1970 doğumluyum. İlkokul birden, lise sona kadar özel okulda okudum. Okula giderken forma giyerdik ve bu forma adam gibi giyilmek zorundaydı. Ve bu adam gibi giyilme kuralı evde başlardı. Örneğin forma altına lastik ayakkabı giyilmemesi okula girmenin değil evden çıkabilmenin şartlarından biriydi. Kravat adam gibi takılacak, gömlek adam gibi giyilecek, ceket mutlaka giyilecek, papaz gibi gezilmeyecek, sac ve sakal traşı olunacak. Bunlar okula gitmek için öncelikle evde koyulmuş kurallardı. Sonra öğrenmek. Aileler çocuğun sınıfı geçmesiyle değil, öğrenmesi ile ilgiliydi. Tahminen bugünkü ödev verilmeme, öğretmenin veli izni olmadan sınıfta bırakılamaması gibi olaylar bizim dönemde yaşansaydı herhalde önce aileler itiraz ederdi. Okul velinin arkasında olduğunu bildiğinden midir veya aileleri takmadığından midir nedir, öğrencileri istedikleri gibi yoğururlardı. Öğretmenin vurduğu yerde gül biterdi. Ve forma ile ilgili öğretmenlerin çok güzel bir sözü vardı. "Kendinize yoksa bile okulu temsil ettiği için bu formaya saygı göstermek zorundasınız. Ya adam gibi giyeceksiniz ya da giymeyeceksiniz"Ya şimdiki durum? Sabahları evden çıkarken okula giden orta öğretim öğrencilerine bakıyorum. Ceket omuzda, kravat göbeğe kadar açık, gömlek düğmesinin üstten en az iki tanesi açık, gömleğin bir ucu mutlaka pantolondan aşağı sarkıyor, mevsim kış ise pantolon paçaları botların için tıkılmış vaziyette. Yani erkek öğrenciler serseri havasına bürünmek, kız çocuklar ise okul yerine podyuma gidiyor gibi görünmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ve buna her şeyden önce aileler tarafından çocukların özgürlüğü adı altında izin veriliyor. Ayrıca özellikle özel okullara bir bakıyorsunuz veliler ali kıran bas kesen ortada geziyorlar. Özel üniversitelerin bir çoğunda bile veli üniversiteye gidip öğretim görevlisine “Ben buraya bu kadar para ödüyorum, sen benim çocuğuma nasıl kötü not verirsin” gibilerden sözler söyleyebiliyor ve okulların da amaçları eğitim öğretim değil, para kazanmak olduğu için bunlara göz yumuyor.Özetle benim görüşüm, ülkemizdeki eğitimin belli bir seviyenin üzerine TEKRAR çıkması için, öncelikle aile ile başlayan öğretim seviyesinin değişmesi lazım. Aileler için önemli olanın TEKRAR çocuğunun iyi not alması, çok para kazanması değil, öncelikle adam olması haline gelmesi gerekir.

YASLI GÜNLERİMİZDEN

Burhan Bursalıoğlu ULU  ÖNDER  ATAMIZI   KAYBETMEMİZİN  80. YILI.  DÜNYA'NIN  ARDINDAN  AĞLADIĞI,  ASRIN  TEK  LİDERİ,  ÖNDERİ...