16 Aralık 2010 Perşembe

G E Z İ

RUMELİFENERİ

Burhan Bursalıoğlu

Garipçe ‘den  ayrıldıktan  sonra   Rumelifeneri’ne  geldik. 
Rumelifeneri   Garipçe ile mukayese edimeyecek şekilde daha gelişmiş bir yer. Karadeniz ile  boğazın birleştiği en uc noktada kurulmuş bir  köydür    Rumelifeneri.


Balıkçılıkla geçinen  halk, tekne imalatı, tamiri, kızak bakım ve onarımları da yapmaktadırlar. Limana indik.  Balık tekneleri bağlanmış, çalışanlar ağ tamirleri ile meşgul oluyorlardı. Kimi çalışan türkü söylüyor, kimileri  radyolarını açmış etrafa şarkılar dinletiyorlar, kimileri de işi bitmiş  tavla partisi düzenlemişlerdi.
 Boydan boya gezip dolaştıktan sonra kaleye çıktık. Manzara enfes. Soluna bakıyorsun Karadeniz, sağına bakıyorsun boğaz.  Bol bol fotoğraflar çektik. Kalenin avlusunu, burçlarına çıkıp surlarını dolaştık. Kimi yerleri yıkılmış ama hiç bir onarım görmemiş.
 Rumeli feneri’in tarihçesini araştırdık.
Köy antik çağda ki ismi, Panium kayalıkları üzerine kurulmuş olduğundan, ismide  Panium olarak söylenirmiş.   Bizans döneminde ki  ismi ile, Fanaraki veya Fanarayan, Avrupa feneri yada küçük fener demektir. Köy Rumeli yakasında kurulduğu için de Rumelifeneri adını almıştır. Köyün ismi bir süre de Türkeli olarak anılmıştır
Rumelifeneri tarihi zenginliklerle doludur. Günümüzde bile kullanılabilir durumda bulunan Ve Cenevizliler tarafından yapılan Rumelifeneri kalesi tarihi zenginliği gözler önüne sermektedir. Bu kale günümüzde zaman zaman film seti olarak da kullanılmaktadır. Papazburnu mevkii Osmanlı döneminde askeri yerleşim bölgesiydi. Burada padişah IV.Murat(1623-1640) tarafından bir hisar yapılmıştı. Hisarın evinde 60 adet asker evi, Sultan Murat adına yapılmış bir cami, buğday ambarları, cephanelik 100 adet büyük ve küçük top, kale muhafızı ve 300 asker bulunuyordu. Kıble yönüne bakan bir demir kapısı vardı. Şimdi bu tarihi  yerleşim bölgesinden geriye kalan, yıkık dökük bir duvardan başka bir şey değildir. Köy içersinde bulunan Osmanlı dönemi hamamı, İkinci Dünya savaşı sonuna kadar askeri birlikler tarafından kullanıldı. Sonraları ise kaderine terk edilmiştir.
Tarihi fener

Fransızlar tarafından 1856 da yapılan fener, deniz seviyesinden 58 metre yükseklikte bulunuyor. Kule yapısı üç kademeli olup 30 metre uzunlukta. İlk yıllarında gaz yağı ile çalışan fener, sonraları asetilen gazına çevrilmiş şimdi de otomatik olarak elektrikle çalışırken ışığın görünüş mesafesi 18 mile ulaşmış. Fenerin ilginç bir de hikâyesi var…
 İlk inşası sırasında kulenin birkaç kez yıkılması üzerine köyün yaşlıları kule sahası içinde bir yatır olduğunu, kulenin bu yüzden yıkıldığını Fransız yapım şirketine söyleyince önce türbe yapılıp etrafı çevrilmiş, sonra da bugünkü fener kulesi yapılıp, bitirilmiş. Kule binası içinde bulunan Saltuk Baba Türbesi ziyaret edilebiliyor.
.


8 Aralık 2010 Çarşamba

ÇEVRE GEZİSİ

GARİPÇE
 Burhan Bursalıoğlu

Kurban Bayramı’nın son Cumartesi  günü  Ailece,  güzel  havanın zevkini,  bayram yorgunluğunu, bir nebze  olsun  çıkarmak ve kahvaltı yapmak için Garipçe Köyü ne gittik.

Sarıyer’e 11, Taksim’e  31, Eminönü’ne de 34 kilometre  mesafede,   Rumeli  kavağı ile Rumeli feneri arasında  kalmış, taşlı, kayalıklı vadiye sıkışmış, 450 nüfuslu bir köy.

Köy meydanı park yeri olmuş. Kahvaltıya gelenler arabalarını oraya  koyarak,  kısa, dar sahildeki lokantalara   doluşmuş,  kahvaltılarını yapıyorlardı.
Önü deniz , karşı sahilde Poyraz köy görünüyor.  Çardaklı küçük bir lokantaya  girerek  9 kişilik grubumuza masa hazırlatıp, açık  büfeden yiyebileceğimiz  kahvaltılıklarıımızı  alarak,  neşe ve temiz deniz havasını soluyarak , sabah görevimizi yeri ne  getirdik.
Kahvaltımı  bitirip,  Şevval’i de yanıma  alarak, köyü dolaşmaya,  köy hakkında bilgi edinmeye çıktık. 

Dışardan gelen insanların  çok  yoğun  olduğu  Garipçe köyünden görülenler gerçekten çok garip. Yıkık dökük  ahşaptan yapılmış bina enkazları, etrafta yığın halinde olan çöpler, sahilin kirliliği. Topu topu 3 lokanta, muhtarın  odasına bitişik bir bakkal  dükkanı   ilk  göze  çarpanlar. Gazete sorduk, “yok” dediler. Neden ? dedik, “ burada satılmaz  gazete okuyanlar Sarıyer, Kavak veya Fener den alırlar” dediler. Anladım ki bu köy okumuyor. Zaten okul da yokmuş, Nüfusun azlığı, çocukların  az oluşundan okul  kapanmış, bina da bakımsızlıktan viraneye dönmüş, yer yer duvarlar çökmüş, tam bir enkaz.

Üzülerek seyrettiğimiz bu gariplikleri yadırgarken,  bir taraftan da fotoğraflar çekiyoruz. Rastladığımız yaşlı insanlardan da bilgiler almaya  devam  ediyoruz.

Mitolojide lanetlenmiş  kral  Phineas bu köyde yaşamış. Halkın anlattıkları hikayede “Buraya bir garip insan gelmiş” diyerek ifade ettikleri galiba bu lanetli kral olmalı.
Köy adının zaman içinde değişikliklere uğradığı  söylenmekte. Etrafın taşlı, kayalıklı sarp doğal yapıya sahip olmasından dolayı, kartal ve akbabalar  yuva yaparlarmış. Bu nedenla buraya  “Akbaba şehri” derlermiş.
Diğer bir adı da, Osmanlıcada, “yakın, yakında olan, yer  ve zaman yakın “ anlamına gelen  “Karib” sözcüğünün  değişerek önce “ karibce” sonra da “garipçe “ olmuş.

Garipçe köyünün halkı çoğunlukla Rize'li ve Trabzon'lu. Şaşırdım. Çünkü bu yörelerin insanları etraflarını düzenli ve temiz tutar. Ama Garipçe bunlara yakışmıyor.
 Halk balıkçılıkla geçiniyor. Başka hiçbir sanatsal gelirleri yok. Balık avlama yasağının başlamasıyla, yasağın bitimine kadar, Garipçede  av malzemelerinin temini,  bozuk ağ ve motorların tamiri ile uğraşılır, av  yasağının kalktığı Eylül ayında tüm sağlıklı, güçlü erkekler balığa çıkar.  Balığa çıkanlar  yasağın başladığı Haziran ayına kadar  denizde avlanarak yakın oldukları kent ve kasabalara uğrayıp satış yaparlar.  Köy yaşlı ve kadınlara emanet ediliyor.  Gençlerin  çoğu, okumak ve iş aramak için köyden uzaklaşır. Nüfusun azalmasının başlıca sebebi de bu imiş.

Yüzümüzü denize döndürdüğümüzde,  sol  tarafta kalan merdivenlerden  çıkıp 6-7 dakika yürüdüğümüzde  1450 yıllarında Cenevizliler   tarafından  yapılmış bir kale ve kule ile karşılaştık. İki tarafı  taş duvarlarla örülmüş  geçit ten sonra   sağlam demir kapılardan geçtik. Sonra karanlık bir dehlize girdik. Dehlizden çıkınca, kemerli,  tuğla örmeli  iki taraflı duvarların bitiminde merdivenlerden oluşan geçitler, koğuşlar, demir kapılar, çeşitli büyüklükte pencereler,  tabyalar ilk göze çarpan, bakımsız, pislik içinde, çöplük  yuvası.  

Köy muhtarı, kale ve kuleyi   onarıp  restore edilmesi,  işletilmesi , halka açmayı, köye gelir temin etmeyi  planlıyarak,  1994 de müracaat etmiş. Milli Savunma Bakanlığı kale ve yöreyi   ikinci derecede güvenlik bölgesi olarak kabul edip, muhtarın projesinin uygulanmasında bir mahsur olmadığına karar vermiş. Bu iyi ve faydalı kararın uygulanmaya geçirilmesi için, brokratik engellerin kaldırılması mümkün olmamış. 15 yıl,   bu engelleri  kaldırmaya yetmemiş.  

Ne yazık ki, işlevlerde karşımıza çıkan brokratik engelleri  hiçbir iktidar, “söz vermelerine rağmen”  en aza indiremedi.  Bu  sebepledir ki,  birçok tarihi değerlerimiz çürümekte,  enkaz olmakta,  heba olup yok olmaktadır.
Garipçe  Köyünden öğle vakti  Rumeli Fenerine doğru hareket ettik.  Bir başka yazımda da Rümeli Feneri  gezimizi anlatacağım.

5 Aralık 2010 Pazar

ÖNEMLİ HAFTALAR

Dünya RAKICILAR gününüz kutlu olsun.


        RAKI haftası başlıyor
            

Balığı çok, mevsimi soğuk, geceleri uzun ve harflerinden rakı yazılabilen tek ay olan "Aralık" ayının ilk haftasında kutlanmaya başlanan, "Dünya Rakı Haftası"  başlıyor.
Bu nedenle, yerli, yabancı, tüm rakıseverler kadehlerini aynı anda kaldırmak için bir araya geliyorlar.
"Dünya Rakı Günü" 2006 yılında ilk kez kutlanmaya başladı.


Birbirine karafını, bardağını, 70'liğini hediye etmeyen, böyle bir gecede içmeyen, muhabbet etmeyen, en çok da bilmeyen o an itibariyle ayıplanmaya başladı. Bu özel gün hem tarihi hem de manası itibariyle hep bir "yeni yıl"ın şenlikli bir provasını yapmak gibiydi.
Rivayete göre, rakıcıların piri Bekri Mustafa'da Aralık ayının ilk cumartesi günü doğmuştu.

               
Dediler ki, Meksika'nın "Tekila", Brezilya'nın "Kakaça" ve İspanya'nın "Sangria" festivalleri varken, bizimki nasıl olmaz?
Kutlasın tüm dünya, sakilere iş çıkaralım zevk-ü sefa ile...

Rakıname


İçmesini bilene zevk-u sefadır.
İçme'yi bilmeyene cevr-ü cefadır rakı
.


Bir münasip mikdarı, muhabbet anahtarı
Kaçırırsan ayarı, can'a ezadır rakı.


Ne dert kalır, ne keder, içeni mes'ut eder.
İçebilirsen eğer, ruha ciladır rakı


Ham ervahsan yanaşma, arif'sen ondan şaşma,
İç ama, haddi aşma ferahfezadır rakı.


Yarattığı ahengi, ne saz verir ne çengi,
Terbiyenin mihengi, dense sezadır rakı.


Beyaz peynir, domates, yanına bir kavun kes,
Çiğ köfteyle ne enfes bir iptiladır rakı.


Biraz tuzlu leblebi, kadehin billur leb'i,
Dudakları öpmeli, yoksa hebadır rakı
.


Ehli kemal olana zevkle hem'hal olana,
Sohbette tad bulana, yar'ı vefadır rakı
.

Dost bezminde sohbette, neşe-i muhabbette
Her manevi lezzete, bir vasıtadır rakı.


Nükte, cinas anlayan, ahengi-i bezm'e uyan,
İçip zırvalamayan, işte o'nadır rakı.


Eşek içince zırlar, köpek içerse hırlar
Kedi içse tırmalar, insanlar'adır rakı.

1 Aralık 2010 Çarşamba

ÖNEMLİ GÜNLER

 24  ve  28  KASIM’  IN   DEĞERLENDİRİLMESİ
Burhan  Bursalıoğlu

24  KASIM  ÖĞRETMENLER  GÜNÜ


24  Kasım Öğretmenler gününü buruk bir heyecanla beklerim.  Senede  bir  gün  kutlanan bu günde, yazarlardan, Milli Eğitimin her kademesinden,  Bakanlıklardan, Hükümetten  öyle güzel altın  sözcükler  gelir ki, bunları duyan yabancı bir vatandaş “Türk öğretmenleri  ne kadar şanslılar. Helal olsun “ der.
Asalında bizde öğretmenlik mesleği, meslekler  içinde hor görülen, en tehlikeli, en sahipsiz, en garip, görev başında en çok özen ve dikkat gösterilen, en çok emek gösterilen, en çok konuşulan, en çok yerden yere vurulan,  buna karşı en çok kıskanılan, istenen, sevilince tam sevilen, garip bir meslektir.
Milli Eğitim öğretmen yetiştirir,  atamak için kurada adı çıkmazsa yıllarca bekletilir. Çıkarsa, bir dağ köyüne gönderirler, ne arayanın, ne de soranın olur. Senede, belki de iki senede bir gelen müfettiş te, bir an önce  gitmek  için kısa bir gözlem yapar ve uzaklaşır. Bunun adı da “teftiş olur.”

Eğer gidilen okul ve çevre  problemli ise kendini olayların içinde bulur, başının derde girmesi  yanında, hayatından da olabilir.
Bekarsa evlenemez, evli ise geçinemez, Hata yapar veya üstleriyle ters düşerse yanmıştır. Dama taşı gibi köyden köye kentten kente, okuldan okula dolaştırırlar. Zayıf iradeli ise, bir sağdan bir soldan çekiştirilir. Emekli olana kadar, sabit bir mekan hasreti çeker. Aileler parçalanır, birleştirilmesi büyük sorun olur.

Öğretmenin  aldığı  maaş  onu  başkalarına boyun eğdirtir.  Şeref ve haysiyetini on paralık ettirir. Boş zamanı değerlendirip, eve maddi katkıda bulunmak amacıyla eğri boyunla, iş verenlerin ayagına gidip iş ister, çoğu kez de  mesleğini gizler. İşe alındığında sevinir mi üzülür mü bilinmez ama karışık duygular içinde olduğu muhakkaktır.  Kafasındaki sorunlardan biri de öğrencilerine   yakalanmamak. Bunun için de  saklanır, kaçar ve görünmez olur.
İşte öğretmenlik böyle garip bir meslek. Bu mesleği böyle garip duruma getiren güçlü odaklar, düşüncelerinden, planlarından, tasarımlarından vaz geçene kadar bu iş böyle devam edecektir.    Çünkü ,  bu,  öğretmenleri ve bu mesleği yücelten Büyük Önderimiz Atatürk’ün sözleri karşısında, kıskançlık krizine girenlerin  intikamı dır. Bunun için, öğretmenlik ve öğretmen perişan durumdadır.
24 Kasım’ları, buruk içinde beklememin nedeni, büyük güç sahiplarinin, siyasi odakların, hacıyatmazların , mangalda kül bırakmıyacak şekilde  öğretmenleri göklere çıkarır gibi nutuk atmalarını  merakla   beklememdir. Söylenenleri de  garip şekilde gülümseyerek geçiştiriyor ve  bu insanların,  görmediği,  tanımadığı,  nasıl yaşadıklarını bilmeyenlerin  ahkam kesmelerine de şaşırıyorum.

Öğretmenin kaderi de böyle sürüp gidecek.
24 Kasım ‘ dan önce, yıllarca müdürlük yapıp, emekli olduğum Emirgan İlköğretim Okulu idareci ve öğretmenleri  tarafından, öğretmenler günü kutlamalarına davet edildim.  Emekli olmuş öğretmen arkadaşlarımında davet edildiğini gittiğimde gördüm. İşte, öğretmeni  gururlandıran,  göz yaşı döktürten bır uygulama. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen aranmak çok onur verici bir olay.
24 Kasım’da okula gittim. Öğle saatlerinde  tören başlatıldı. Okul Müdiresi  Emine Hanım, Sarıyer’de yapılan kutlamaya katıldığı için yoktu.
İlk konuşmayı bana verdiler. Günün anlamı hakkında düşündüklerimi  kısaca ifade edip , okul idareci ve öğretmenlerine, bir buket çiçek veren, öğrenci temsilcisine teşekkür  ettikten sonra, öğretmen ve öğrencilerin,  güne uygun konuşma ve şiirler okundu.  Tören sonuna doğru gelen Müdüre  Hanım da kısa bir konuşmayla öğretmenlerin ve bizlerin günümüzü kutlayarak töreni sonlandırdılar. Tören sonunda, Okulun hazırladığı  ikram için odaya geçtik. Orada da sohpete devam ettik. Müdüre Hanımın herkes için hazırladığı  küçük hediyelerini  alarak ,  28 Kasım günü,  okulda  buluşulması düşünülen Emirgan İlkokulu mezunları  için izin isteyip , izini de alıp teşekkür  ettikten sonra  ayrıldık.

28  KASIM  PAZAR


Emirgan İlkokulu mezunları  ve  öğretmenlerinin 5 yıldır sürdürdükleri   birlikte olma  geleneksel  toplantısı  28  Kasım Pazar  günü Emirgan İlköğretm Okulunda  yapıldı.

Okul Müdüresi, zamanımdaki öğretmenler ve mezun ettiğimiz öğrencilerimiz le  50 nin üzerinde bir kalabalık oluşturmuştuk. Bu sene yeni gelenlerin ve bir yıllık hasretlerini giderenlerin sarmaş dolaşları görülecek sahnelerdi.
Bu arada, daha önce çalıştığım Cihangir İlkokulundan öğrencim olup tiyatro oyuncusu olan Konuralp Sunal’ın da gelmiş olması beni çok mutlu etti.

Kısa konuşmam sonunda, okul çalışanlarına, Müdüre Hanıma,  gelenlere teşekkür ettim.
Benden  sonra,  birlikte çalıştığımız öğretmenlerden Ayten Fezikoğlu, Cafer Hergünsel, Müzyel Fazla, Nihal Özcam Hüseyin Bilgin, Yasemin Eroğuz Aysel ve Sunay öğretmenler kısa anılar anlattılar. Daha sonra okul Müdüresi Emine hanım söz alarak, “Bu  tür toplantıların sık sık yapılmasını, arada geziler düzenlenmesi, ziyartetler yapılmasını  arzuladığını  ve okulun tüm mezunlara açık olduğunu, toplantıyı düzenleyenlere de teşekkür  etti.


Müdüre Hanımdan sonra, 35 yıl önce ezberlediği, mezun gençlerden  Tuncay Birdal’ı alkışlarla sahneye davet ederek gür sesiyle şiirini dinledik.
Sohpet ve eğlencemiz ikram odasında da devam etti.


Bu sene tüm gençlerde hissettiğim bir burukluk sezdim. Sebebini de hemen farkettim. Bu yaz aramızdan ayrılan, genç yaşta kaybettiğimiz Tomris Elmaslar’ın üzüntüsü idi. Öğretmen ve öğrencilerin Tomris hakkındaki  düşünceleri dile getirilerek sohpetler  geç saatlere kadar  devam etti.
2011 yılının  20   Kasım’ında tekrar bir araya gelme umuduyla  ayrıldık.
  

25 Kasım 2010 Perşembe

Ş İ İ R

DÜNYANIN
BÜTÜN ÇİÇEKLERİ

"Bana çiçek getirin, dünyanın bütün
çiçeklerini buraya getirin!"

Köy öğretmeni Şefik Sınığ'ın son sözleri.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçekleri getirin buraya
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya
Son bir ders vereceğim onlara
Son şarkımı söyleyeceğim
Getirin getirin... ve sonra öleceğim.


Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Kır ve dağ çiçeklerini istiyorum
Kaderleri bana benzeyen
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri
Hepinizi hepinizi istiyorum, gelin görün beni
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.


Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri
Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini
Avluların pembe entarili hatmisini
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın.
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden
Ne güller fışkırır çilelerimden
Kandır, hayattır, emektir, benim güllerim
Korkmadım, korkmuyorum ölümden
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Baharda Polatlı kırlarında açan
Güz geldi mi Kopdağına göçen
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen.
Muş ovasından, Ağrı eteğinden
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
En güzellerini saymadım çiçeklerin
Çocukları, öğrencilerimi istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.


Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum.
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın
Tarümar olmasın istiyorum, perişan olmasın
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Okulun duvarı çöktü altında kaldım
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta
Yaz kış bir şey söyleyen sonsuz toprakta
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım
Yurdumun çiçeklenmesi için daima, yaşadım
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.



23 Kasım 2010 Salı

ÖNEMLİ GÜNLER


Bütün  Öğretmenlerin,  24  Kasım,  Öğretmenler  Gününü,  Gönülden  Kutluyor,  Ata'mızı  Mahçup  Etmeyecek Azim  ve  Kararlılıkla,  Eriyene  Kadar  Göreve  Devam  Edilmesini  Diliyorum.
Burhan BURSALIOĞLU


22 Kasım 2010 Pazartesi

BAYRAMLARIMIZ

ESKİ  BAYRAMLARI  YAŞATALIM
Burhan Bursalıoğlu
Dört günü bayram, beş günü de bayramın ekleri olan  dokuz günlük tatil de bitti. Emekliler için tatilin bir anlamı zaten yok.  Ama  çalışan ve öğrenciler 9 günlük sürede  dinlenerek kısmen de olsa biraz yorgunluk giderdiler…
Bayramla ek tatilleri  birbirine karıştırmadan değerlendirmek lazım. Bayramda bayramın gereklerini, tatilde ise tatilin sunduğu imkanları değerlendirmek gerektir. Birleştirerek  gerekenler birlikte yapılınca, takma kollu, takma bacaklı vücuta benziyor! 

Zamanımızda insanlar işi bütün olarak ele almakta. Ya bayramın  görevlerini yerine getirmekte ve orada diğer günlerini değerlendirmekte veya  bütünüyle tatile çıkarak,  tatilin imkanlarından istifade etmektedir. Bu tür Aileler bayramın şartlarını yerine getirmemektedirler.
 Bizim ve bizden evvel  yaşayanların  dönemlerinde,  bayramların özel değeri  vardı. Bayramlara değer verilir,  şartlar yerine getirilirdi.  Günler öncesinden  hazırlıklar yapılırdı. Evler temizlenir, badana , boya  yapılır; perdeler, kilimler, halılar yıkanır; tamirler yapılırdı.
Yine günler öncesinde, Ramazan bayramında, tepsi tepsi tatlılar evde yapılır, fırınlarda pişirilerek bayrama hazırlanırdı.  Kurban Bayramında günler hatta haftalar öncesinde kurbanlıklar tedarik edilir, onlar bayram gününe kadar beslenir,  süslenir, hatta çocukların  sevgili arkadaşı olurdu. Kesileceği zaman  kesim yerine çocuklar asla sokulmazdı…
Bayram öncesi  kurban etlerinin kimlere verileceği de bir mesele idi. Mümkün oldukca, çok titizlikle,  fakir, muhtaç isimler tespit edilir, 7 parçaya ayrılan kurbanın bir parçası evde ,  gerisi listedeki  ailelere dağıtılacak şekilde plan yapılırdı.   Çocuklar için paralar hazırlanır, şekerler alınırdı… 

Bayram öncesi mezarlıklar ziyaret edilir, mezarlara çiçek konur, dualar yapılır ve su dökülürdü. Bayramlar aynı zamanda küskünlerin barıştırılması için bir sebepti. “ Bayramda küsülü kalınmaz” inancı hakimdi.
Bayram öncesinden kılık kıyafet durumu da gözden geçirilir;   özellikle  çocuklara yeni  giysiler alınır, onlar  sevindirilirlerdi. Yeni alınan giysiler yatağın baş ucuna konur, çocuklar arada bir gider onları ellerine alarak  kontrol ederlerdi.  Bayram sabahı sabırsızlıkla beklenirdi. Büyüklerin giysileri gözden geçirilir, lekeli  ve kirliler  kuru temizleyiciye gider,  düğmesi, iliği  söküğü gözden geçirilir, ütüler yapılır, askılara asılır,  ayakkabılar boyanır, berbere gidilir,  bayram beklenirdi…

O dönemlerde telefon   ve  vasıtanın çok kıt olmasından dolayı , şimdiki gibi kaçıp turistik yerlere gidilmezdi.  Uzakta bulunan dost ve akrabalara, bayramlarını kutlamak için “bayram tebriği”  gönderilirdi. Bayram için en önemli iletişim aracı kartlardı. Bu tebrik kartları geldiğinde sevinilir ve uzun zaman da saklanırdı. Bu gün ise ortam ve insanlar   okadar değişti ki, 7 yaşında bir çocuğun  dahi sahip olduğu telefon dünyasında, kimi dostlar iki kelam etmeyip telefon mesajıyla kutlama görevini  yerine getiriyor!..

Bayram sabahı tüm erkekler erken kalkıp bayram namazına giderler. Namazdan sonra top atışıyla, bayramın başladığı ilan edilir ve camideki cemaat birbirleriyla bayramlaşırlardı.  Eve geldiklerinde, bol ve çeşitli kahvaltı yiyeceklerle bezenmiş sofraya  otururlar. Neşe ve zevkle geçen  kahvaltı sonrası, hane halkı birbirleriyle bayramlaşır, yeni giysilerini giyen çocuklar el öper ve harçlıklarını alarak diğer büyüklerinin ellerini öpmek için dışarı çıkarlar. Büyükler de giyinir ve misafirleri beklerler. Şayet kendilerinden daha büyük dost ve akraba varsa hep birlikte ziyarete gider, el öper, gönüllerini alırlardı. Bunu yaparlarken de tanıdık, yabancı diye ayırmazlardı.
 Kurban kesilecekse,   erkekler  bahçeye iner, kasapla buluşarak kurbanı keserler.  Dağıtırlar.
Çocukların  bir  kısmı,  topladıkları harçlıklarla bayram yerine gider,  dönme dolaplara salıncaklara, kaykaylara biner, varsa cambazlara, sirke, duvarda yürüyen motorlara, Karagöz Hacivat oyununa gider, bir kısmı paraların birazını kumbaraya atar,  diğerleriyle  bayram yerine giderek, çatapat, mantar alır, oyuncaklara binerlerdi.  

O zamanın sokak satıcılarında da bir asalet vardı. Bayramlıklarını giyer sokağa öyle çıkarlardı. Pamuk helva, macun, elma şekeri, horoz şekeri, sakız, mevsim yaz sa, dondurma, limonata, şira satıcıları, rastladıkları büyüklerin bayramlarını kutlar, satışlarını yaparken de parası eksik veya hiç olmayanlara da güler yüzle sattıklarından verirlerdi.  Bu cömertlik bayram için olurdu.

Bizim zamanımızdaki çocular, ben de dahil olmak üzere, çocukluğumuzu tam olarak yaşadık. Okulumuzdan geri kalmazdık ama oyunumuzdan da  geri kalmazdık. Belki sokak lambası altında, gazlı şinanay ışığı altında ders çalıştık ama, doya doya da çocukluğumuzu yaşadık.  Lüks arabalara binmedik, renkli flimler seyretmedik, uçaklara binmedik, televizyon karşısına geçip elimize kumanda almadık, bilgisayarın tuşlarına dokunarak ders yapmadık,  istediğimiz konuyu maos vasıtasıyla  aramadık;  playstation, psp oynamadık;  her arzuladığımız, istediğimiz olmadı veya alınmadı; özel okullara, kurslara gitmedik,  gitmedik ama çocukluğun gerektiği her şeyi yaşadık.

 Bu günkü çocuklar geçmişin yaşantısını bilmedikleri  için, “ Yaşamınızdan memnun musunuz?”  sorusunu   sorduğumuzda tümünün “Evet “ diyeceğinden şüphem yok. Hatta ve hatta, bu günkü gençler, bayram ziyaretlerine aileleri ile gitmeyip, arkadaşları ile birlikte olmalarını tercih ediyorlar. Bu demektir ki,  yıllar sonra bayramlaşacak insan kalmayacak.

Bu günkü bayramları anlatmaya gerek yok. Hepiniz yaşıyorsunuz.  Aynı apartmanda, bitişik dairelerde, altlı üstlü kat ve dairelerde birbirini tanımayan, selam vermeyen , bayramlaşmayan, kapınızı  açmayan insanlar var.  Bayram görevini  yerine getirmeyip, bayramın sebep olduğu fırsatları kullanmak için yurt dışına ve deniz kenarına gitmeyi tercih eden aileler, ne yazık ki her geçen yıl daha da artmaktadır. Bunları herkes mi yapıyor? Hayır. Bayram vecibelerini yerine getiren, bizim zamanımızın bayramlarını uygulayan ailelerimiz de elbette var.  Ama bunlar da zaman içinde azalma gösterecektir.
Zamanın değiştiğini, insanların değişen ortama uyum sağladığını, sağlamakta olduğunu ben de kabul ediyorum.Kimseyi kınadığım yok. Ama bazı gelenek, göreneklerimizi de değişen zaman içinde  kaybetmeyelim.  Çocuklarımız robot olmasın. Kişiliksiz yetişmesinler. Büyüklerine karşı saygı ve hürmeti,  küçüklerine karşı da sevgiyi, korumayı,  kollamayı  unutmasınlar.  Bayram zevkini tatsınlar.  Elimizden geliyor, becerebiliyorsak, veya öğrenmemiz zor gelmiyorsa, tatlımızı pastahaneden almayı düşünmeyip kendimiz yapalım.  Bayram sevincini, bayram zevkini ailece, toplumca yaşayalım.
 Eski bayramları yaşayalım, yaşatalım.

BELLİ GÜNLER

ÖĞRETMENLER GÜNÜ Burhan Bursalıoğlu Bu gün 24 Kasım 2017 .0ğretmenler günü.  Ne yazık ki,  sokaklarda boş gezen  atanmamış öğret...