27 Nisan 2016 Çarşamba

YABANCILAR GÖZÜNDE ATATÜRK




İNGİLİZ BÜYÜK ELÇİSİ PERCY  LORAİNE' nin  ATATÜRK  HAKKINDAKİ  GÖRÜŞLERİ
- 3 -


Burhan  BURSALIOĞLU

6-  Diyaloga Açık Olma  ( 3 )
Loraine, Atatürk’ün “diyaloga açık olma” özelliğini 10 Kasım 1942 tarihli konuşmasında şu şekilde değerlendirmektedir:
“O kesinlikle yaklaşılması kolay bir insan değildi, kuşkusunun üstesinden güçlükle gelirdi, arkadaş edinirken oldukça ağır hareket ederdi çünkü doğası gereği ne olursa olsun arkadaşlığından asla taviz vermezdi. Evet’çilerden (ki “yes-man” tabiri İngiliz diline girdiğinden bir yüzyıl önce Türk dilinde çoktan yerini almıştı.) nefret ederdi. Dalkavuklar Onu tiksindirirdi. Ancak bu karakter dışındaki kişilerin daimi olarak görüşlerini duymak ve bilmek isterdi.”
10 Kasım 1948 tarihinde yapmış olduğu konuşmasında ise konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Onun iletişim kurmakta kullandığı en sevdiği metot, kendisini, kabinesindeki üyeleri hatta diyalog kurmak istediği herkese uyguladığı psikolojik olduğu kadar da entelektüel olan sözlü sınavlardı. Bunlar araştırma sınavları idi. Onun verilen cevaba oldukça yakın birbirine bağlı sorularından, rahatlıkla meseleleri dikkatlice en küçük ayrıntısına kadar inceleyen bir kişilik yapısına sahip olduğu anlaşılabilirdi. Üzerinde çok fazla düşündüğü uzun ifadeli meseleleri bazen hızla, arka arkaya soru bombardımanı olarak yöneltirdi. Bu art arda gelen sorularına aniden ünlem ifadeli sözleriyle ara verir ve kaşlarını kaldırarak, buz mavisi gözleriyle içe işleyen, soğuk bir bakış fırlatırdı. Karşısındaki bu bakışın ne anlama geldiğini anlardı. Bunun anlamı, geveleme: Erkek erkeğe konuşuyoruz. Ne düşündüğünü duymak istiyorum, demekti.”
Görüldüğü gibi Loraine, Atatürk’ün düşünceye asla sınırlama getirmeyen, karar alırken her türlü eleştiriyi değerlendiren ancak bununla birlikte düşünce sahibi olmayan, dalkavuk şahsiyetli kişilerden itina ile uzak duran bir lider olarak, Onun bu özelliğinden övgüyle bahsetmektedir.


7 - Dünü, Bugünü, Yarını Başarılı Kavrayış:
Loraine’nin hayran kaldığı bir diğer özellik ise Atatürk’ün geleceğe ilişkin doğru öngörülerde bulunabilme yeteneğidir.
10 Kasım 1942 tarihinde yaptığı konuşmasında Loraine, Başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşımasını Atatürk’ün ileri görüşlü bir hareketi olarak nitelendirmektedir. Neden böyle düşündüğünü şu sözleriyle açıklamaktadır:
“Mustafa Kemal eski başkentin deniz gücü karşısında savunmasız olduğunun farkındaydı. Bu stratejik sebepti. Bunun yanı sıra bu kararının psikolojik sebepleri de vardı. Gerçek Türkler Anadolu bozkırlarında yaşayan Türklerdi. Meclisi Ankara’da açarak İstanbul’un kozmopolit yapısından uzaklaşmak istedi. Bu nedenle Ankara’yı başkent yaptı. ”
10 Kasım 1948 tarihli konuşmasında ise Atatürk’ün gelecekle ilgili öngörü yeteneği hakkında şu yorumu yaptığı görülmektedir:
“Cumhuriyet’in ilk günlerinde Atatürk, dönemin ve halkın modern yönetim için henüz hazır olmadığının farkındaydı. Halk Osmanlı İmparatorluğu’nun gelenekleri nedeniyle sömürülmüştü. Ve bu böyle devam ettiği sürece toplumun değişmesi beklenemezdi. Dolayısıyla halk kadar yöneticilerin de yeni devlet yapısına ve rejimin gereklerini yerine getirebilmek için eğitilmeleri gerekiyordu. Bu arada Türkiye’yi modernleştirecek olan değerler sabit tutulmalı, elde olan imkânlar ölçüsünde ilerleme sağlanması için çalışılmalı idi. Hepsinden de önemlisi uygulanabilir bir ulusal ekonomi yaratılmalı idi; O 1923 yılında ulusuna seslenişinde dedi ki: Eğer on yıl içerisinde ulusal bir ekonomiye sahip olamazsak, Kurtuluş Savaşımız, verdiğimiz onca mücadelemiz ve fedakârlıklarımız boşa gidecektir.
Onun öngörüsü her ne kadar önceleri anlaşılmaz gelse de son derece doğru idi. Onun dünyadaki meydana gelmesi muhtemel gördüğü hadiseler, Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerinde başarılı olabilmesi için izlemesi gereken yol gibi konulardaki öngörülerini daima meslektaşları ile paylaşırdı. Ancak kabul etmek gerekir ki, meslektaşları O’nun öngörülerini anlamakta zorlanırlardı. Ancak o bu öngörülerin anlaşılması için bilgilendirirdi, tartışırdı, asla emir vermezdi.”

8 - Güvenilirlik:
Loraine Atatürk’ün güvenilirlik özelliğini Atatürk’ün dış politika tutumuna bağlı olarak değerlendirmiştir. Atatürk, kendinden çok milletinin gücüne inanmakla birlikte gerektiğinde barışı korumak maksadıyla ittifaklar kurmaktan çekinmemiş, geçmişe dayalı kin ve düşmanlık hisleriyle asla hareket etmemiştir. Loraine, Atatürk’ün barışı koruma konusunda da son derece samimi olduğuna inanmaktadır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de Atatürk’ün bu ilkesinden taviz vermeyeceğine duyduğu inancını 29 Ekim 1941 tarihinde yapmış olduğu konuşmasında şu şekilde ifade etmektedir:
“Bugün kuruluşunu kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin milli bayramıdır. Bu şanlı tarih, sonradan Kemal Atatürk namıyla tanınan Mustafa Kemal ismi ile her zaman bağlı kalacaktır. Türkiye için Cumhuriyet’in ilanı Türklerin hürriyetine kavuşmaları ve devletin halka karşı olan mesuliyetlerini kabul etmesi demek olmuştur. Bu Britanya için serbest bir Türkiye’ye elini uzatmak ve eski Osmanlı devrinde kabil olamayan bir şekilde sağlam bir dostluğun temelini atma fırsatını vermiştir. Ve şimdi, insaniyet tarihinin bu en zor günlerinde bu dostluk bir müttefikliğe dönüşmüştür. Bu gayet tabii bir şeydir. Çünkü, iki tarafta mihver zaferinin yalnız menfaatlerini değil, fakat aynı zamanda ideallerini de rencide edeceğini hissederek bu ittifaka girişmişlerdir. Türkiye, İsmet İnönü de, büyük selefi Kemal Atatürk’ün mesaisini başarmağa en uygun bir devlet reisi bulmuştur.”
10 Kasım 1942 tarihinde Loraine’nin Atatürk’ün dördüncü ölüm yıldönümü nedeniyle geçekleştirilen radyo yayınında da Atatürk’ün barışı koruma çabasından şu şekilde övgüyle bahsettiği görülmektedir:
“… Sizlere kısaca ülkenin dış politikasından bahsedebilirim. Herhangi bir yabancı devlet ile iyi ilişkilerin kurulması ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının ve egemenliğinin tanınması ve Ona saygı duyulmasından sonra gerçekleşebildi. Ne yazık ki çok az devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, yirmi yıldan az bir süreçte savaş baltalarını gömerek, eski zamanlardan kalmış olan kinlerini unutabildiler. Savaş baltasını ilk gömen devlet Rusya oldu. Saltanatın eski üyeleri olan Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ise Türkiye’nin Balkan Antantı’nda ortakları oldular. Bulgaristan ise diğer Balkan devletlerinden uzak durdu ve kendisine uzanan dostluk elini reddetti. Türkiye İran, Irak ve Afganistan ile de Sadabat Paktı’nı imzaladı. Böylelikle Türkiye Yakın ve Orta Doğu’da barışın ve iyi niyetin en önemli faktörü haline geldi. Diğer taraftan Atatürk ve bakanları küçük devletlerin büyük devletlere nazaran daha büyük bir tehlike arz ettiğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla bir taraftan dış politikalarında komşularına anlayışla yaklaşıp, dostluk ellerlini uzatırken, diğer taraftan da istikrarlı bir şekilde savunma güçlerini güçlendirmek için orduya yatırım yaptılar. Bu dönemde ülke gelirlerinin %35’inin savunma giderlerine gittiği görüldü.
1930’lu yılların ortalarında İngiltere ile Türkiye arasında dostluk ilişkilerinin kurulması mümkün oldu. 1914 yılına kadar olan olaylar Türkiye ile İngiltere arasındaki dostluk ilişkisini diğer devletlere nazaran daha çok bozacak nitelikteydi. Ancak Atatürk bunların hiçbirini önemli görmedi ve İngiltere ile dostluk ilişkilerinin geliştirilmesini istedi. İngiltere’nin de Türkiye ile dost olmak için gösterdiği gayretler samimi idi.”

Loraine, 10 Kasım 1948 tarihli konuşmasında ise konuyla ilgili şu görüşlerine yer vermiştir:
“Atatürk’ün izlediği dış politikada hiç diktatörlük kokusu var mıydı? Hayır, kesinlikle yoktu. Onun politikası, barış, dostluk, uzlaşma politikasıydı. Komşuları olan diğer ülkelerin, yeni Türkiye Devleti’ni kabul etmeleri ve kara sınırlarına saygı göstermeleri koşulu ile de daima Onun dış politikası savaş karşısında bir garanti idi.
Bu bağlamda, Rusya ile baltalar gömüldü; Yunanistan ile çekişmeler sona erdirildi ve gergin ilişkilerin yerini sıcak ilişkiler aldı. Balkan Antantı yapılarak Balkanlarda süregelen kan davası sona erdirildi. Bulgaristan ise bu birlikten uzak durmayı tercih etti. İran, Irak ve Afganistan ile gerçekleştirilen Sadabat Saldırmazlık Paktı ile doğu sınırlarındaki barış garanti altına alındı. Fransa ile ilişkiler iyi ve dostaneydi. Faşist İtalya ile ise, normal diplomatik ilişkiler sürdürülmekle beraber çok iyi  değildi. İngiltere ile ise sadece sıcak ilişkiler değil aynı zamanda en yakın dostane iyi ilişkiler geliştirildi ve günümüz Türk-İngiliz ilişkilerinin temelini oluşturdu.
Son olarak şunu söylemek gerekir ki, Kemalist Cumhuriyet’in öncü yöneticileri kesinlikle revizyonist değildiler.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu düzen 1939’a kadar çok güçlü idi ki, günümüzde de hala dimdik ayaktadır. Türkiye’nin bu kararlı duruşu sadece Türkiye’nin geleceği için değil aynı zamanda acılarla dolu kararsız dünya için de bir denge unsuru teşkil etmektedir. Türkiye kendi gücünün farkındadır; Türkiye dostlarını çok iyi tanımaktadır, Türkiye rejimine sadıktır, Türkiye gelecekte de sözünü tutacaktır.”

22 Nisan 2016 Cuma







23 NİSANLAR KURTULUŞUN ve ŞEHİT ÇOCUKLARIN SİMGESİDİR


Burhan Bursalıoğlu

600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları  perişandı.   Avrupa devletleri “ Hasta adam” lakabı takmışlardı.  İmparatorluk alay konusu olmuştu. Topraklarımız savaşsız parçalanmış, Avrupanın sömürgeci devletlerince işgal edilmişti. Başkent İstanbul’a girilmiş, meclis dağıtılmış ve işgal komutanlığı padişaha istediklerini yaptırıyordu. Şeref ve onur beş paralık edilmişti.
Diğer tarafta insanlar gidişten hiç memnun değillerdi.  Birşeylerin  yapılması  gerekliydi. Ama, istibdat  yönetimi fırsat vermiyor,  yakalanan  yazarlar, gazeteciler, şairler, sanatçılar, işgal kuvvetleri aleyhine konuşanlar, tepki gösterenler ya sürgüne ya da  hapishaneye gönderiliyordu.
Ama bu durumdan kurtulmaya çalışan yer altı örgütleri  zincirin kırılmasına uğraşıyorlardı.

Nihayet, zinciri kırmayı başaran Mustafa Kemal, uzun yıllar düşündüğünü uygulamaya koymak için 19 Mayıs 1919 da Anadolu’ya geçerek, aklındaki, onurlu, modern demokratik ve düşmanlarınca gıpta ile bakılacak bir devlet kurmaktı.
Bu amacına ulaşmak için Kurtuluş Savaşı vermenin   gerekli olduğuna  inanmıştı.

 Anadolu’nun, Ankara civarı hariç her tarafı işgal edilmiş olduğundan, onları Yurttan çıkarmadan amacına ulaşılamıyacağına inana Mustafa Kemal  resmi girişimlere başladı. 23 Nisan 1920 de Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetini kurdu. Düşmanlarla  2  yıl,  imkansızlıklarla,  yırtık  asker kıyafeti, delik postallar, kuru ekmek ve peksimetlerle savaşan, ama, milliyet sevdası ve iman dolu duygularla , 30 Ağustos 1922 de Büyük Taarruz zaferini kazanarak, düşmanları yurt dışına sürdü.

 29 Ekim 1923 de   idealini gerçekleştirerek Cumhuriyet’i ilan etti.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, önemli olan 4 tarihin bayram şenliği içinde anılması için, Meclisin kabulü ile, 19 MAYIS’ı  gençlere,  23  NİSAN’ı  çocuklara, 30 AĞUSTOS’u askere, 29 EKİM’i de, Cumhuriyet’in kuruluşu nedeniyle, Türk Ulusuna adandı. Bunun için gereken yasalar kabul edilerek, her yıl bu dört Ulusal bayramlarımızı coşku ile, stad, meydan ve okullarımızda kutlamaktayız.
Ancak, son 10 yılda bazı gerekçeler ileri sürülerek, kutlamalar kesintiye uğratılmıştır.

Son olarak, yarın  96.  Yılını kutlayacağımız ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI’  mızın törenleri  “ şehitler var”  gerekçesiyle iptal edildiği açıklandı.
Yıllar öncesine  gittim.  Henüz çocuktum. İlkokuldaydım. 2. Dünya savaşı sonlarına gelinmişti. 23 Nisan Bayramına az bir süre kala, kimsesiz ve şehit çocuklar yararına, Çocuk Esirgeme Kurumu adına, yardım toplamak için, her okuldan öğrenciler  seçilir, büyükçe, sarı renkte, galiba pirinçten bir kumbara, boynumuza astığımız, içinde toplu iğne, ÇEK in  kağıttan, amblemi, yuvarlak rozetler olan tabla ile ( ki, ben 3 yıl görevlendirildim) sokak sokak, çarşı Pazarı, büyük bir özveri ve onurla dolaşır, yakasında  rozet olmayan herkese rozeti takardık. Yakasına rozet takılan kişi  gönlünden geçen bir miktar parayı kumbaraya atardı.

Kimin kumbarasından çok para çıkarsa, ÇEK  ona armağan verirdi. Birinci gelmem için  babam ve tanıdıklarımdan  çok para atmalarını isterdim. Bu sayede ilkokullar arasında 2 yıl birinci geldim. İlk yıl, okullara tavsiye edilen kılasik eserlerden 2 adet, ikinci yıl da, Türk yazarlarından 3 adet roman armağan vermişlerdi.
Bayram arifesinde, okullarımızı, sınıflarımızı süsler, cadde ve binalar bayraklarla donanır, caddelere taklar yapılırdı. Kutlamalar okul bahçelerinde, hükümet konağı meydanlarında  yapılırdı.

23 Nisan 1920 tarihi, Kurtuluş Savaşının resmi ve programlı tatbikinin başlangıç günüdür. Şehitler vermeye, çocukların babasız ve yetim kaldığı sürecin başladığı  tarihtir. Bu nedenle, öksüz ve yetim kalan çocuklar için Atatürk’ün önerisiyle, Ankara’da  “ANKARA HİMAYE-İ  ETFAL CEMİYETİ” kuruldu.
23 Nisan Bayramı 1926 da Çocuk Bayramı olarak kutlanmaya başlandı. 
1928 de “23 Nisan HAKİMİYETİ MİLLİYE  ve ÇOCUK BAYRAMI, 1929 da da bir günlük bayram bir haftaya çıkarıldı.
1935 de de HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ  “ÇOCUK ESİRGEME KURUMU” adını aldı.
23 Nisan, çocuklara sahip çıkmanın simgesidir. Bu Bayramı engellemek, şehitlerimizi ,yetim  ve  kimsesiz    çocuklarımızı tanımamak değil midir?

Acaba diyorum; belleğimde kalan birkaç olayı hatırlatarak bir sonuca varabilir miyiz? Veya, nereye doğru yönlendiğimizi anlayabilir miyiz?
“ Bilimsel,laik ve demokratik eğitim” sloganıyla yürüyüş yapan öğretmenlere hapis cezası  verildi.
 “ Düz Devlet lise ve orta okullar  İmam Hatip okullarına dönüştürüldü”.
“Kurtuluş savaşını konu alan kitapları öğrencilerine tavsiye eden öğretmene soruşturma açıldı”             
“Tişörtlerinde Atatürk portresi olan çocukların öğretmenine ceza verildi.”
“İlkokullara   kadar  inilerek ,tüm  okullarda türban serbest bırakıldı
“Ailece pikniğe giden öğretmen ve ailesi hakkında, bir basında “ öğretmen öğrencileriyle rakı içtiler” iftirası sonrasında, gazeteyi dava edip tazminat kazanan öğretmen hakkında soruşturma açıldı”.
“Bir ana okulunda ders veren bir imam, çocuklara (cennetin dünyadan daha güzel olduğunu, ölümün sonunda cennete gidileceğini, onun için ölümün güzel bir vaka olduğunu)  anlatması sonucu, eve giden çocuk babasına  ölmek istediğini açıklıyor.
Kız ve erkek öğrencilerin  aynı merdivenleri kullanması,  Milli Eğitim Müdürünü rahatsız ettiğini açık açık söylüyor.
Edebiyat  öğretmeni, Atatürk’ün Gençliğe hitabesini  açıklarken, parçada geçen ” “iktidar” sözcüğünden gocunan yöneticiler, öğretmeni sürgün ediyorlar.

 Öğrencilerine, “Gazi Paşa  ve  Şu Çılgın Türkler”  romanlarını tavsiye eden öğretmen soruşturma geçiriyor.
Tabelaların çoğundan TC  ibaresi kaldırılıyor.
Atatürk büst ve heykelleri tahrip ediliyor.
Okullarda “Andımız “ kaldırıldı. Anayasanın iptaline rağmen hala  asmayanlar  var.
Cadde, sokak, alan, park  ve spor  salon ve statlardan Atatürk  adı kaldırılıyor

Şu ana kadar, yeni yapılan 22  stadın  12  sinin  Atatürk adı değiştirildi. Ya katkı yapanın ya şehrin ismi verilerek arkasına  “arena”  ekleniyor. Vodafon arena, Telekom arena, samsun arena, torku arena, çaykur didi arena, çotanak arena gibi.  Adı İnönü olan 3 stadın  adı değişti.  7 tanesinin adları önemli kişileri taşıyordu. Onlar da değişti. O kadar çok şey yaşamımızdan silindi, değişti ve yasaklandı ki, hepsini yazmak için sayfalar yetmez.
Bu değişikliklerle ,  Atatürk , arkadaşları  ve bıraktıkları eserler  unutulmaya çalışılmıyor mu?
Ülkemizde her gün 3-5 şehit haberleriyle sarsılıyoruz.  Şehit aileleri kan ağlıyor. Ama hayat devam ediyor.

Sportif faaliyetler   devam ediyor. 10 binler yarışmalara koşuyor. Televizyonlar, radyolar, gazinolar, sinemalar,  barlar normal programlarını uygularken , şen ,şakrak zaman geçiriyorlar. Kimse de  şehitleri düşünmüyor.  Nişan ve düğünler yapılıyor, önemli kişiler buralarda boy gösteriyorlar. “Şehitimiz var”  demiyorlar.
Vodafon Arenanın açılışı yapıldı. Bütün yöneticiler orada idi. Göstermelik top bile oynadılar. “Oynamayalım, şehitlerimiz var”  demediler.
23 Nisan  gelince mi şehitle düşünülmeye başlandı ?
Morali bozuk olan Milleti bırakın da, hiç olmazsa çocuklarının hazırladığı gösterilerle moral bulsunlar.
Bahanelerle bu Ulus  kandırılamaz. Açıkca,  gerçek niyetleDİLİYORUM.r  söylensin de biz de bilelim.

TÜM  ULUSUMUZUN  BAYRAMINI  KUTLAR,  SAĞLIK, ESENLİK  VE  MUTLULUKLAR  
DİLERİM




21 Nisan 2016 Perşembe

YABANCILAR GÖZÜNDE ATATÜRK




İNGİLİZ  BÜYÜK ELÇİSİ PERCY LORAİNE ‘nin  ATATÜRK HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

-2-


Burhan Bursalıoğlu

PERCY  LORAİNE'nin  görüşlerine  devam ediyorum,

3- Gerçekçilik:  
Atatürk’ün en önemli özelliklerinden biri olan gerçekçiliği sayesinde, kendisinin ve ulusunun gücünü doğru saptamış ve hedeflerini de bu doğrultuda belirlemiş, eylemleriyle ulusunu maceraya sürüklememiştir.
Loraine, Türk ulusunun Atatürk’ün “gerçekçilik politikası” doğrultusunda ilerlediğini Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu münasebetiyle 30 Ekim 1942 tarihinde Türk milletine hitaben Türkçe gerçekleştirmiş olduğu konuşmasında şu sözleriyle ifade etmektedir:
Biz, İngilizler, harbin Türk hudutları istikametinde genişlediğini ve Türkiye’ye yaklaşmadığını gördük. Aynı zamanda Cumhuriyet ordularının Türk topraklarına Türk milletinin hürriyet ve şerefine vaki olacak her tehdidi defetmeye hazır bulunduğunu da müşahede ettik.”
10 Kasım 1942 tarihinde Loraine tarafından Atatürk’ün dördüncü ölüm yıldönümü nedeniyle geçekleştirilen radyo yayınında ise, Atatürk’ün İngiliz ulusunun saygı duyacağı, gıpta edeceği, çok fazla vasfa sahip olduğunu belirttikten sonra Atatürk’ün hedeflerini şu şekilde özetlemektedir:
O yeni Türkiye Devleti’nin Türk halkının devleti olmasını istiyordu. Onun tasarladığı devlet anlayışına göre halk kendi üstün yeteneklerine inanacak, hiçbir yabancı devletin ideolojinin etkisi altında kalmayarak tam bağımsız, kargaşadan uzak, barışçı olacaktı.”

Ayrıca aynı konuşmasında Atatürk’ün amaçlarını ise şu şekilde açıklamaktadır:
“Onun amacı, tükenmiş, parçalanmış, çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan Türk Ulusu’ndan türdeş bir millet yaratmak ve bu doğrultuda Türkiye’yi yeniden inşa etmekti. Yeniden yapılandırmayı gerçekleştirirken izlenmesi gereken iki önemli aşama vardı. Öncelikle Türk halkına bağımsızlığını ve egemenliğini kazandırmak, ikinci olarak da Osmanlı’dan kalan Türk kökenli olmayan vatandaşlara Türk vatandaşlarıyla eşit haklar sağlamak idi.
Bu hedefine ulaşabilmek için ilk önce Türk halkı için zararlı düşünceleri barındıran gelenekleri, bu geleneklerin temsilcisi kurumları yıkmaya hazırlandı ve yıktı. Atatürk’ün bu idealini anlamayarak ortadan kaldırmak isteyenlerin oluşturdukları kuvvet çok büyüktü. Saltanat ve hilafet geleneği vardı, sarayın halk üzerindeki etkisi büyüktü. Çünkü İslâm anlayışı devlet dairelerine iyice yerleştirilmişti ve bu düşüncenin sahipleri devlet dairelerinde oluşturulan dini hiyerarşinin savaşçılarıydı. Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu’nu çok uluslu yapısını muhafaza edeceğine söz veren ancak bunu gerçekleştiremeyen Sultan Abdülhamit Enver, Talat ve Cavid gibi kişilerin başında yer aldığı Genç Türkler tarafından devrilmişti. Hindistan, Rusya, Çin Afrika vb.. dünyadaki tüm Müslümanları bir araya getirerek dine dayalı bir Saltanat-Hilafet kurma ideolojisine sahip olan bu Pan-İslamist dönekler; Abdülhamit yıkıldıktan sonra, bir anda Kafkasya, Türkistan vb.. dünyadaki bütün Türk soyundan gelenleri bir araya getirerek devasa bir Türk İmparatorluğu kurmayı amaçlayan Pan-Türkist ideolojinin savunucuları haline geliverdiler ve imparatorluğun kaderini Almanlara teslim ederek ve savaşta Almanya’nın yanında yer alarak askeri felaket, ekonomik iflas ve ülkenin parçalanmasına neden oldular. İşte Mustafa Kemal, eski imparatorluğun bu eski askerlerine karşı mücadele vermek mecburiyetinde kaldı.
Ben inanıyorum ki, Mustafa Kemal kendisinden çok halkına inanıyordu. Kendisinin sahip olduğu inançla halkını sahip olduğu cesaret, değer, onur, kendini görevine adama ve inancıyla birleştirdi. Bu sayede eski gelenekleri yıktı, muhalefete karşı durabildi, entrikaları engelledi ve nihayet hayalindeki Türk Cumhuriyetini kurdu.
Bu büyük dönüşümün ilk sonucu yeni bir devlet kurulması oldu ve daha sonra da bu devletin güvence altına alınması.”

Aynı konuşmasında Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra Atatürk’ün hedeflerini ise şu şekilde özetlemektedir:
“Devrimlerini gerçekleştirirken onun başlıca sorun olarak gördüğü üç mesele vardı. Birincisi kadınları özgürleştirmek ve onlara sınırlamasız bütün meslek dallarında kariyer yapma imkânı sağlamak; ikincisi ülkeyi laikleştirmek ve bütün dinlerin ülkede eşit haklara sahip olmasını sağlamak ve sonuncusu ise tarımsal reformu gerçekleştirerek tarımı Cumhuriyet’in temel endüstri kolu haline getirmek idi.”
Loraine’nin bu yorumlarından, Atatürk’ün belirlediği hedeflerin hayallerden ve maceradan uzak, Türk ulusunun ihtiyaçlarından kaynaklandığını ve Onun bu ideallerini gerçekleştirirken halkının desteği ile büyük ve saygın bir mücadele verdiği kanaatinde olduğu görülmektedir.

4- Taktikte Ustalık:
Loraine, Atatürk’ün hedef saptamadaki başarısı kadar, hedeflerine ulaşırken izlediği stratejiden de övgüyle bahsetmektedir. 10 Kasım 1942 tarihinde Loraine tarafından Atatürk’ün dördüncü ölüm yıldönümü nedeniyle geçekleştirilen radyo yayınında Atatürk’ün bu yetisinden şu şekilde bahsetmektedir:
“Sıra dışı yeteneklere sahipti. Ona zor ve karmaşık sorunlarla gelindiğinde, önce meseleleri önem derecelerine göre sınıflar ve daha sonra buna göre derhal harekete geçerdi. Bu süreç onda öyle otomatik bir davranış haline gelmişti ki, çok hızlı bir şekilde sorunları çözüme kavuştururdu. Atatürk’ü anlamanın tek yolu; önce kendiniz onun hakkında bir görüş sahibi olacaksınız, görüşünüze bağlı kalacaksınız, o görüşünüzü müdafaa edeceksiniz, kalanını ise şansa bırakacaksınız. O düşündüğü doğruların karşısında yer alan kişilerle asla uzlaşamaz ve kim olursa olsun onu hakir görürdü. Bu özelliği nedeniyle Onu katı bir adam olmakla yargılayabilirsiniz. Evet, o katı idi. Doğası öyle olmasa bile, muhtemelen yaşadığı çetin hayat onu o hale getirmişti.”
Atatürk’ün ölümünün onuncu yıldönümü olan 10 Kasım 1948’de Loraine’nin BBC’den yayınlanan konuşmasında ise Atatürk’ün bu özelliğinden şu şekilde bahsettiği görülmektedir:
“Bir türlü tanımlayamadığım, Onun dışında başka kimsede görmediğim, Ona hiç çaba harcamadan herhangi bir problemle ya da durumla karşılaştığında öncelikli sorunları diğerlerinden ayırabilme imkânı veren içgüdülere sahipti.”
Bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi Loraine, taktikte ustalık yeteneğini Atatürk’ün doğuştan sahip olduğu bir yetenek olarak değerlendirmektedir.


5- KARARLILIK
Loraine’nin altını çizdiği Atatürk’ün bir başka özelliği ise kararlılığıdır. 13 Eylül 1942’de İngiltere’nin Sunday Times gazetesinde Loraine’nin “Turkey and The Kemalist Tradition” başlıklı yazısında Atatürk’ün verdiği kararlardan asla dönmediği, kararlarının arkasında korkusuzca durduğu ve ölümüne kadar da bu özelliğinden asla taviz vermediği üzerine vurgu yapılmıştır12.
Ayrıca 10 Kasım 1942 tarihli radyo konuşmasında da konuyla ilgili görüşlerini şu şekilde belirtmiştir:
“Bu adam, hayatı boyunca doğru bildiklerini yapma konusunda tereddüde düşmedi asla korku yaşamadı. En zor anlarda bile korkmadı. Nasıl korkusuz yaşadıysa aynı şekilde korkusuzca öldü. Onun ölümünün büyük zaferine gölge düşüreceğine kesinlikle inanmıyorum. O, halkının hayat standardını iyileştirdi. Onun halkına bıraktığı en kıymetli hediye ise, onurlu kıymetli bağımsızlık oldu.”
10 Kasım 1948’de ise konuyla ilgili düşüncelerini şu şekilde dile getirmektedir:
“Onun olağanüstü bir insan olduğunu düşünüyorum; kesinlikle eminim ki o çok sıra dışı biriydi. Tehlikeden asla korkmadığı, dış görünüşünden kolayca anlaşılabilirdi ya da karşısına çıkan sorunları halletmek için kararsızlık göstermediği.”
Ayrıca aynı konuşmasında şu sözleri ile Atatürk’ün kararlarının üzerine korkusuzca gittiğinin altını çizmiştir:
“Sorumlulukları çok ağırdı: ama o asla sorumluluklarından kaçmadı hepsini kabul etti, asla sorumluluklarından korkmadı ve asla birbirine karıştırmadı ayrıca o kendi kendisinin saygısını kazanmak için tüm gücünü ortaya koymak durumunda idi. Mustafa Kemal Atatürk, münakaşa ve tartışmaları severdi. Bu onun diğer insanları sadece düşündüklerini ortaya koymak için değil aynı zamanda karakterlerini tahlil ettiği sınama yollarından biriydi. Atatürk’ün verdiği hükümler nadiren hatalı olurdu. Onun hedefleri öylesine açık, ideallerinin doğruluğu öylesine kesindi ki, insanlar üzerinde harekete geçirici bir etkiye sahipti. Atatürk, doğa tarafından asla tükenmeyecek bir güçle ödüllendirilmiş olmalı. Buna rağmen onun bu yeteneğinden kendini disipline ederek istifade ettiğini düşünüyorum. Mustafa Kemal Atatürk, hayatın uzun, acımasız ve daimi bir sınav alanı olduğunu gayet iyi biliyordu. Soruların yanıtlarını bulmaktan kendini asla alıkoymadı.”


16 Nisan 2016 Cumartesi

YABANCILAR GÖZÜNDE ATATÜRK






İNGİLİZ  BÜYÜK ELÇİSİ PERCY LORAİNE ‘nin  ATATÜRK HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ


 Burhan Bursalıoğlu

SİR PERCY LORAİN KİMDİR?

1933 yılı sonlarında İngiliz Hükümeti’nin Ankara Büyükelçisi olarak atanan Sir Percy Loraine, Mayıs 1939’a kadar bu görevini sürdürmüştür. Adı geçen diplomat, görev yaptığı süre zarfında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk ile iyi ilişkiler kurmuştur. 

Atatürk’ün kişiliğine ve gerçekleştirdiği Türk Devrimine hayran kalmıştır. Bir İngiliz diplomatı olan Loraine, görevi sona erip Ankara’dan ayrıldıktan sonra da, Atatürk’e ve Türk Devrimine olan hayranlığını ve sevgisini çeşitli konuşmalar yaparak, yazılar yazarak dile getirmeye çalışmıştır. Özellikle “diktatörlük” ve “din karşıtlığı” başta olmak üzere, Atatürk’e karşı yapılan çeşitli suçlamaların karşısında yer almıştır. Bu nedenle, Atatürk hakkında önemli devlet adamları ve yazarlarla mektuplaşmış ve resmi makamlarla çok sayıda yazışma gerçekleştirmiştir.
Sir Percy, 29 Ekim 1941 tarihinde Türkiye’nin Cumhuriyet Bayramını kutlamak amacıyla BBC’de bir radyo konuşması yapmıştır. 13 Eylül 1942 tarihinde de İngiltere’nin Sunday Times gazetesinde “Turkey and The Kemalist Tradition” (Türkiye ve Kemalist Gelenek) başlıklı bir yazısı daha yayınlanmıştır. Daha sonra, 29 Ekim 1942 tarihinde İngiltere’de “Realite” dergisinde “Britain And Turkey” (Britanya ve Türkiye) başlıklı yazısı yayınlanmıştır. Hemen ertesi gün ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu münasebetiyle 29 Ekim 1942 tarihinde Londra radyosunda Türk milletine hitaben Türkçe bir konuşma yapmıştır. Türkiye’den de büyük bir dikkatle takip edilen bu konuşmanın tam metni 30 Ekim 1942’de Ulus Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
 Ayrıca, Londra Türk Halkevinde 5 Kasım 1942 tarihinde “Turkey:1905, Turkey:1935” (Türkiye:1905, Türkiye:1935) konulu bir konferans vermiştir. 10 Kasım 1942 tarihinde ise, Atatürk’ün dördüncü ölüm yıldönümü nedeniyle BBC’de bir radyo konuşması gerçekleştirmiştir.
 Atatürk’ün ölümünün onuncu yıldönümü olan 10 Kasım 1948’de BBC’den yayınlanan radyo konuşması gerçekleştiren yine Loraine olmuştur. Bu radyo konuşması daha sonra 18 Kasım 1948 tarihinde İngiltere’de “The Listener” dergisinde “Kemal Atatürk as I Knew Him” (Bildiğim Kadarıyla Atatürk) başlığı ile yayınlanmıştır. 10 Kasım 1958 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ü anmak için bir yazı daha yazmıştır. Bütün bu konuşma ve yazılarında Mustafa Kemal Atatürk’ten ve Türk Cumhuriyeti’nden övgüyle bahsettiği görülmektedir.
Yukarıda belirtilen konuşma ve yayınlarının yanı sıra Atatürk hakkında önemli devlet adamları ve yazarlarla mektuplaşmış ve özellikle İngiliz resmi makamlarıyla olmak üzere çok sayıda yazışma gerçekleştirmiştir.
Londra’daki National Arşiv belgelerinden yararlanarak Loraine’in Atatürk hakkındaki görüş ve düşüncelerini tefrika halinde bu sayfada yayınlayacağım.

SİR PERCH LORAİN’in  ATATÜRK’E İLİŞKİN  YORUMLARI:

1. Atatürk’ün Dış Görünüşü:
Sir Percy Loraine’nin Atatürk’ün dış görünümüne ilişkin yorumlarına yazılarından çok konuşmalarında yer verdiği görülmektedir. Bu bağlamda Loraine’nin ilk olarak 5 Kasım 1942 tarihinde Londra Türk Halkevinde verdiği “Turkey:1905, Turkey:1935” konulu konferansında Atatürk’ün dış görünüşünden bahsettiği görülmektedir.
Bu konuşmasında 1905 yılında İstanbul’a ücretsiz ataşe olarak atandığının altını çizen Loraine, Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülhamit (1876–1909) ile Atatürk’ün dış görünüşünü karşılaştırmakta ve “Türkiye’nin kaderini değiştiren adam” olarak nitelediği Atatürk’ün dış görünüşünü şu şekilde tasvir etmektedir:
Her ne kıyafet giyerse giysin, dik ve kare omuzları ile dikkati çekerdi. Belirgin çene ve burun hatları, şaşırdığı zaman değil yalnızca sinirlendiğinde birleşen kaşları ve keskin yüz hatları, delip-geçici mavi gözleri ile tanımlaması ya da bir başkasıyla karşılaştırılması mümkün olmayan bir görünüşe sahipti.”
O, 10 Kasım 1942 tarihinde Atatürk’ün dördüncü ölüm yıldönümünde gerçekleştirdiği BBC’deki radyo konuşmasında ise;

“Dimdik, kare omuzlu bu adam, net tavırları, sert hatlara sahip burnu ve çenesi ve size doğrudan bakan ve gücünü ortaya koyan çelik-mavi gözleri ile asla anlamsız bir ifadeye bürünemezdi. Bu gözlerinin üzerinde dikkat çekici kaşları birleşiyordu ama yalnızca sinirlenince, şaşırınca değil. Bunlar benim onun hakkındaki ilk izlenimlerimdi. Onu sıklıkla görmedim, ama onu daha iyi tanıdığımda anladım ki edindiğim ilk intiba yanıltıcı değildi . demektedir.
Loraine Atatürk’ün dış görünümünü değerlendirdiği bir başka konuşması ise, Atatürk’ün ölümünün onuncu yıldönümü olan 10 Kasım 1948 tarihinde yine BBC’den yayınlanan konuşması olmuştur. Burada da şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Onun dış görünüşü nasıldı? Onun göze çarpan başlıca özellikleri aşikâr sert mizacı ve kusursuz dış görünüşü idi: keskin yüz hatları, delip-geçici mavi gözleri, çatık kaşları, belirgin yüz çizgileri, genellikle cesur ve oldukça sert ifadeli yüzü, her jest hareketinde hatta hareketsiz olduğu zamanlarda dahi onun ateşli kişiliği hemen her bakışta görülürdü. Onun aklı ve vücudu her an harekete hazır olduğu izlenimini verirdi. Cumhurbaşkanı olduktan sonra ordunun geçit töreni dışında -ki eskisi kadar görkemli idi- asla askeri üniformasını giymedi. İpek kumaşından şapkası ve Kurtuluş Savaşı’na ait bir madalya dışında daima sade ancak bir o kadar kusursuz kıyafetler giyerdi”.
Daha sonra 10 Kasım 1958 tarihinde yine Atatürk’ün ölüm yıldönümü nedeniyle gerçekleştirdiği bir diğer radyo konuşmasında da 1948 yılında yapmış olduğu değerlendirmeyi yinelemiştir.
Loraine’nin bu yorumlarından Mustafa Kemal Atatürk’ün dış görünüşünden ve giyimine gösterdiği özenden bir hayli etkilenmiş olduğunu söylemek mümkündür.

2. Atatürk’ün Karakteri:
Loraine’nin Atatürk’ün sert bir mizaca sahip olduğu, korkusuz bir insan olduğu saptamaları dışındaki yorumlarında, Onun kurduğu diplomatik ilişkileri göz önünde tuttuğu anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle Loraine’nin Atatürk hakkındaki karakter değerlendirmesi, aslında yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı’nın dış politika ilkelerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu konuyla ilgi değerlendirmelerini şu başlıklar altında incelemek mümkündür.
1- GERÇEKÇİLİK
2- TAKTİKTE USTALIK
3- KARARLILIK
4- DİYALOĞA AÇIK OLMA
5- DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI, BAŞARILI KAVRAYIŞI

6- GÜVENİLİRLİK

7- ATATÜRK'ÜN MİLLETE OLAN SEVGİSİ.

Bu başlıklarla birlikte,  Lorain'in Atatürk hakkında çıkarılan yalanlara da 

vereceği cevaplar 5  tefrika halinde blogumda olacak.

( DEVAM  EDECEK )













18 Mart 2016 Cuma

TARİHE DAMGA VURAN ZAFERLERİMİZ.








ÇANAKKALE  ZAFERİ'nin  101. YILI


Burhan Bursalıoğlu

18 MART  1915 Çanakkale zaferimizin 101. yılını kutluyoruz. Bu nedenle, gençlerimizin bilgilerini tazelemeleri nedeniyle, bloğumun bu sayısında, Çanakkale  Savaşlarının başlama nedenleri  ve deniz savaşlarını ele alacağım.  

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ ( SAVAŞ ÖNCESİ GENEL DURUM )

Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölmüştü. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki yeni pazarlar elde etme çekişmeleri bu devletlerarasında ki ilişkilerin kopma noktasına getirmişti. Aslında her an çıkması beklene savaş 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi ile Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu.
Çanakkale açıklarında düşman gemileri

 Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi. Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri’ne katıldı. Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Öyle ki Edirne bile Bulgar, Yunan ve diğer Balkan Devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlık sonucu son anda kurtarılmıştı.
Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu. Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar milli birliklerini geç tamamlamalarından kaynaklanan gecikmeyle doğuda yeni Pazar ve maden kaynakları arıyordu. İtalyanlar yine birliklerini geç tamamlamış ve yeni sömürge toprakları için durumun elverişli olmasını bekliyorlardı.
 Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya’ya doğru yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti.
Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN (YAVUZ) ve BRESLAU (MİDİLLİ) adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere kapatır. GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi üzerine İtilaf Devletleri Osmanlı Devletine ültimatom (kesin uyarı) verir. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar.

                                                          GOEBEN (YAVUZ)

Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması’na katılmış olur. 
27 Eylül 1914’te Amiral Souchon “Alman Goeben savaş gemisinin Komutanı, gemilerin bandırası değiştirilmesine rağmen mürettebatın tamamı Alman Ordusundandır. Bu konuda Talat ve Cemal Paşalar gemilerin Hükümetin bilgisi haricinde Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın özel izniyle Boğazlardan geçtiklerini hatıralarında naklederler.” komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait Sivastopol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.

                                                         BRESLAU (MİDİLLİ)

Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır. İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce; aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkûm etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı.

ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞLARI (19-ŞUBAT 1915 18 MART 1915)

Doğu Cephesinde zor durumda olan Rusya’ya bir an önce yardım etmek, Osmanlı Devletini teslim alarak savaş dışına çıkarma ve Almanya’yı doğudan kuşatarak savaşı bir an önce  tamamlama düşüncesinde olan İtilaf Devletleri başta İngilizler olmak üzere, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı.
                      

                                                    Bahriye Nazırı Churchill
Bahriye Nazırı Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’ın şüpheli gördüğü bu harekâtın donanma ile yapılmasına karar verildi.

                                Amiral Sackville Carden

Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdır. Fakat unuttukları bir konu vardır o da Türkün vatan topraklarını korumak için canını seve seve verebileceği gerçeği ve göğsünde taşıdığı çelik imanıdır.                                                                                                 
                                      
                                       Lord  Fisher

Dünyanın yenilmez donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç bulunmamakla birlikte Balkan Savaşlarında kendisine tabii olan ufak Balkan devletleri karşısında bile tutunamamış ve batıda Edirne sınırlarına kadar gerilemiş olan Osmanlı Devletinin İtilaf Devletleri ile baş etmesi ise asla düşünülmüyordu. İtilaf Devletleri’nin deniz harekâtı 19 Şubat 1915te başladı. 13 Mart 1915’e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu.


                                                               SEDDÜLBAHİR

Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti. 18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi.
Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu.
17 Mart 1915’te Amiral Carden’in yerine Amiral De Robeck’in atanmasıyla 18 Mart da gerçekleşecek plan uygulamaya konuluyordu.

                                        Amiral de Robeck

Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. Tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu.

Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemileri ve Inflexible muharebe kruvazöründe oluşan 1. Tümen, saat 10.30’da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki Muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth’in hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson’un hedefi Namazgâh Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi.A Savaş Hattı” olarak adlandırılan bu plan 11.30’da uygulanmaya başlandı ve 11.30’da merkez tabyalarına ateş başladı. Bu arada düşman gemileri Kumkale’den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi.


                                                              Lord Nelson  zırhlısı

Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu. Saat 12.00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı. B Hattı diye adlandırılan Amiral Guepratte komutasındaki 3. Tümen Suffren, Bouvet, Goulois, Charlemagne adlı dört Fransız gemisiyle Triumph ve Prince George adlı iki İngiliz muharebe gemisinden oluşuyordu. Plana göre bu tümen 1. Tümenin arkasından hareket geçti ve B hattı önündeki yerini aldı. Yavaş yavaş yaklaşan gemiler ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında B hattına vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 800 metre kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu. 3. Tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George A hattının kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi. Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar Çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı. Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. Tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic’ten oluşan 2. Tümen, 3. Tümenin yerini alacak ve B Hattından son olarak yakın muharebe yapılarak Tabyalar içinde olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı. Fakat 3. Tümenin yerini alacak 2. Tümen gelmeden önce beklenmedik bir şey oldu. Saat 14.00’e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet’de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet’de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye tabyasınca ateş altındayken 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü. Bu arada 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible’ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada’ya ulaştı.


İnflexible

2. Tümen İngiliz gemileri, 3. Tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı. Saat 14.30’da ateşe başlayarak 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgâh tabyasını bombardıman ediyordu. Saat 15.00’te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgâh aldığı isabetle savaş dışına kalmıştı.
Queen Elizabeth

Anadolu Hamidiye tabyası hasar görmemişti ve İrrisistible’a ateş ediyordu. Saat 15.14’de İrrisistible’ın yanında korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16.15’te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusrat’in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu. Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. Tümenin geri çekilmesi için emir verdi. 18.05’te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean’ın personeli muhripler tarafından boşaltıldı.

NUSRAT MAYIN GEMİSİ

18 Mart 1915 deniz zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup bunda mayın başrolü oynamıştır. Mayınların dâhice boğaza yerleştirilmesiyle, o tarihin en kuvvetli donanmasını Türk azmi ve cesareti, hayretlere bırakacak şekilde alt etmiş ve boğazı düşman gemilerine kapamıştı. Dönemin Fransa başbakanı; Çanakkale için "Türkler boğazı kapamakla savaşın iki yıl uzamasına ve müttefiklerin milyonlara varan insan gücü ve yüzlerce milyarlık maddi kayba uğramasına sebep olmuşlardır” demiştir.

NUSRAT MAYIN GEMİSİ

Nusrat Mayın Gemisi 3 Eylül 1914'te Çanakkale'ye gelmişti. Almanya'da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilmiş bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti'nin mali sorunları ona boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu. Çanakkale boğazında zaten önceden boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı. Ancak, düşman zırhlılarının devamlı şekilde hareketlerinin incelenmesiyle akıllara hayret verecek bir gerçekle karşılaşılmıştı. 6 Mart gecesi Cevat Bey, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey'e "Oğlum, diyordu. Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat'le son 26 mayını şu gördüğün Erenköy Mevkii de kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun." 
Evet. Bu sefer mayınların boğazı kesecek şekilde değil de kıyıya paralel olarak Erenköy Mevkii'ne dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi. Çünkü düşman zırhlıları boğaza gurup gurup giriyor ve görevini tamamlayan grup ikmal yapmak için geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek için boğazın en geniş yerlerinden biri olan Erenköy Mevkii 'da manevra yapıyordu. İşte mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Fakat bu işin sonu her ne kadar büyük bir zaferi getirebilecek olsa da bir o kadar zordu. Nazmi Bey, ertesi gün Nusrat mayın gemisi komutanlığı yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı'yı buldu. Her iki subayda çok iyi arkadaştılar. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusrat'ın genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Bey'in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul etti. 7 Mart'ı 8'e bağlayan gece yarısı Nusrat demir alarak Çanakkale'den uzaklaştı. Bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek hedefine doğru ilerliyordu. Gemi daha önce döşenen mayın hatlarından geçiyor ve Erenköy Mevkii 'a giriyordu.


Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Bir an, suyun yüzüne değen ışık silindirler hemen ardından denizi yalayarak, havaya kalkıp yeniden denizin yüzeyinde başka bir noktayı aydınlatıp derinlere inmekte ardından yine uzaklara gitmekteydi. Daha yakınlarda devriyeye çıkmış düşman gemilerinin projektör ve ışıldakları zaman zaman Nusrat'ın olduğu kıyının karşısını noktalamaktaydı. Son kontroller bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Heyecan son haddindeydi. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusrat'ın elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı. Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattını hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yer almaya başladılar. Birkaç dakika sonra tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Makinalar tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınlar dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önceki dökülen mayınlar ve düşman devriye gemileri Nusrat'ın yolu üzerinde kol geziyordu. Bir an için Nusrat'ın çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Büyük olasılıkla düşman zırhlıları geri dönmüşlerdi ve devriye görevine devam etmekteydiler. Ara verdikleri projektörle taramaya yeniden başladıkları zaman Nusrat'ı görecekler ve her şey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu. Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin projektörleri yandı.


                                                                             Ocean


Karalığı yaran projektör ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık dalgası kıyıları, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üzerlerine geliyordu. Bu ışık silindiri ölüm kılıcına dönüşmüş, Nusrat'ın böğrüne saplanacaktı ki bir mucize gerçekleşti. Ölüm ve ışık dalgasını içine girmelerine saniye kala, Türk kıyılarında yanan projektör bir mucize yarattı. Bizim kıyıda birden bire yanan projektörümüz birkaç saniye içinde, düşman projektörünü deniz üstünde yakaladı. İki projektör şimdi göz gözeydiler. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. Beklenmedik bu ışık kavgası Nusrat'a yaşam umudunu geri verdi. Şimdi karşılaşan iki projektör, iki düşman göz birbirinden kurtulmak için olağanüstü bir savaşa başladılar. Düşman projektör, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusrat, bu bazen üstünde, bazen yanında süren ışık çarpışmasının altından sessizce sıyrıldı. Olanca islim üstünde, Çanakkale yönünde yol almaya başladı. Tehlike geçmiş verilen görev büyük bir başarıyla yapılmıştı. Nazmi Bey büyük bir sevinçle kader arkadaşını tebrik etmek istedi. Ancak Hakkı Bey cevap veremedi. Nusrat mayın gemisinin başkomutanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecan dayanamamış, heyecan kasırgası içinde duruvermişti. Bu olaydan on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçmişti. Savaş tam istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana gelmişti. Bunların nedeni, 7–8 Mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonrada gerek düşman pilotlarının fark edemediği gerekse 17–18 Mart gecesi mayın gemilerinin yaptığı mayın kontrolünde bulunamayan Nusrat'ın mayınlarıydı. Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başlamıştı.

                                                                            Bouvet

Önce Bouvet 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü. Bu andan itibaren her şey ters gitmeye başlamıştı. Bouvet'in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarpıştığını rapor etti ve çok tehlikeli bir şekilde yan yatmaya başladı ve üç dakika sonrada Irrestable'nda yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarpıştığını bildiren yeşil flamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü.


                                                                          Irrestable


Daha sonra da mürettebatı kurtarılan gemi boğazın sularına gömüldü. İtilaf Devletleri üç büyük savaş gemisini (Irrestable, Ocean, Bouvet) kaybetmiş, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) ağır yaralanmış şekilde eldeki gücün üçte biri yitirilmişti. Nusrat'ın yapmış olduğu görev tarihi değiştirmişti. İtilaf donanması 18 Mart günündeki başarısızlıklarından çok şey öğrendiler. İngilizler bu yenilginin tüm faturasını son keşfini yapıp mayın yoktur raporunu veren pilota çıkardılar ve onu idam ettiler. Nusrat'ın 7–8 Mart gecesi bir şehit vermek uğruna yaptığı iş ve Türk topçusunun başarısı, bir vatanın selametini sağlamış ve düşman donanmasının Marmara'ya bayraklarını dalgalandırarak girmesine izin vermemişti.

ÇANAKKALE'DE YATANI İÇİN ŞEHİT OLAN TÜM ŞEHİTLERİMİZE ALLAHTAN RAHMET DİLİYORUM. TANRI BİR DAHA BÖYLE BİR  KIYAMET GÖSTERMESİN
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Blog Arşivi

İzleyiciler

Fish

Oturum aç