15 Haziran 2016 Çarşamba

BALKAN'LAR'A GEZİ






      BALKANLARI DOLAŞIYORUZ
                                - 3 -
Burhan Bursalıoğlu
20. MAYIS. CUMA

RESNE – MANASTIR - SELANİK

RESNELİ NİYAZİ
Sabah erken Manastıra doğru hareket ediyoruz. Manastır’a varmadan , yolumuz üzerinde  Resne’ye de  uğruyoruz. Resne, akedonya’da Manastır ile Ohri arasında yer alan bir kasaba. Ülkenin güneybatı kesiminde yer alan Resne, elma üretimi ile oldukça meşhurdur.
Resne’nin toplam nüfusu 17.500 kişidir. Bu nüfusun etnik dağılımı şu şekildedir: Makedonlar 13.000; Türkler 2.000; Arnavutlar 1.500 ve diğerleri…Resne’nin merkez nüfusu ise 9.000  civarındadır
Resne’yi biz, Resneli Niyazi’den ötürü tanırız.
Resneli Niyazi 1873 yılında Resne kasabasında doğdu. Bu nedenle Resneli Niyazi olarak anılır.
Manastır Askeri İdadisi’nde öğrenim gördükten sonra Harbiye Mektebi'ni bitirdi ve teğmen rütbesi ile 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katıldı.  Savaşta gösterdiği yararlılık nedeniyle  üsteğmenliğe   yükseltildi. Kendisine “Padişah yaverliği” ünvanı da verilmek istendi; ancak kazaskerin 13 yaşındaki oğluna da aynı ünvanın verilmesi üzerine bu ünvanı kabul etmeyip cepheye dönmeyi istedi.
SARAYIN BUGÜNKÜ HALİ

Resne’de ambar memurluğu gibi pasif bir göreve atanan Niyazi Bey, 1903 yılına dek bu görevde kaldı.  Daha sonra Balkanlar'da ayaklanan Sırp ve Bulgar çetecilerle mücadele görevi verildi. Bu mücadele sırasında vatanseverliği ve silahşörlüğü ile tanındı. Yüzbaşı  rütbesine yükseltildi. Bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı ve cemiyetin önde gelen kişileri arasına girdi.
Makedonya’ya bağımsızlık verilmesini önlemek ve Sultan Abdülhamit’e meşrutiyeti zorla kabul ettirmek üzere İttihat ve Terakki gizli cemiyetinin devrim stratejisi doğrultusunda bir isyan başlatarak 3 Temmuz 1908 Cuma günü, emrinde topladığı 150 kadar asker ve gönüllü ile Ohrid yakınındaki dağa çıktı. 
Bu olay, İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesine öncülük etti. Padişah II. Abdülhamit’in 1878 yılında askıya aldığı meşrutiyet rejimi 24 Temmuz 1908’de resmen ilan edildikten sonra Resneli Niyazi Bey, şehre indi. Selanik’te “Hürriyet kahramanı” olarak büyük gösterilerle karşılandı. Dağda bulunduğu sırada evcilleştirdiği geyik, bir hürriyet sembolü kabul edildi, "gazal-i hürriyet" olarak tanındı.
Meşrutiyet ilan edildikten sonra Resneli Niyazi yanında geyiği ile İstanbul’a, Padişahın yanına gider. Geyiği de yanında olduğu için onu görmek ve resim çektirmek için  saray mensupları kuyruğa girer.  Resneli Niyazi geyiği yanında padişahla muhabbet etmesi yeni bir terimin çıkmasına neden olur. “GEYİK MUHABBETİ.”
1908’de İstanbullu bir ailenin kızı olan Feride Hanım ile evlendi. Mithat (1911) ve Saim (1913) adlı iki oğlu oldu
31 Mart Olayı'nda yanındaki fedailerle Hareket Ordusu'na katıldı, isyan bastırılınca Resne'ye çekildi. Bir kez daha ordudan ayrılan Niyazi Bey, Resne'nin imarı ve halkın eğitim-öğretimi ile ilgilendi.
Balkan Savaşı sırasında birlikleriyle  tekrar  orduya katıldı. Savaştan sonra 17 Nisan       1913 de Arnavutluğun Avlonya       limanında İstanbul'a gitmek üzereyken İttihat ve Terakki’nin ona muhafızlık edip, korumalık yapmakla görevlendirdiği kişi tarafından vuruldu. Öldürülme sebebi bilinmedi. Mezarının Avlonya’da olduğu  söylenmektedir  Buraya bir heykeli dikilmiştir.
 Öldürülme nedeninin bilinmemesi ve kendi koruması tarafından vurulmuş olması "Ne şehittir ne de gazi, pisi pisine gitti Niyazi" deyiminin kaynağı olmuştur Resneli Niyazi Bey adına İstanbul'un Şişli semtinde Fulya’da bir okul açılmıştır.
Resneli Niyazi Paris Elçiliğine atanmayı beklerken arkadaşı  Paris’e, Niyazi de Resne’ye atandı. Bü olaya üzüldü. Arkadaşı Paristen  kaldığı sarayın fotoğrafını gönderince, Niyazi aynı sarayın benzerini Resne’de yaptırdı. Resneli Niyazi’nin sarayı, bahçe içinde, ancak dışından görebildik.

MANASTIR
MUSTAFA KEMAL'in OKUDUĞU ASKERİ LİSE ,BUGÜN MÜZE OLARAK KULLANİLİYOR.

Makedonya’nın Üsküp’ten sonra en büyük kenti durumunda olan Manastır, biz Türkler için de ayrı bir özelliği  bulunmaktadır.  Mustafa Kemal Atatürk’ün lise öğretimini burada almış olmasıdır.
ATATÜRK'E AYRILAN ODANIN LEVHASI


Bugün müze olarak kullanılan  binanın tabelasında. “ÇAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ nin  YARATICISI VE İLK CUMHURBAŞKANI  MUSTAFA KEMAL ATATÜRK  1899 YILINDA  ASKERİ İDADİYİ BU KIŞLADA BİTİRDİ” yazıyor.
Binanın 2. Katında Atatürk’e ayrılan bölümde, Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen tarafından yapılan “Atatürk heykeli” bulunmakta. 

Ayrıca, Ata’nın kullandığı eşyalar, madalyaları, kitapları paraları sergilenmekte. Duvarlarda resimler ve resimlerin yanında, Atatürk’e ölünceye kadar aşık olan, başka birini sevmeyen ELENİ KARİNTE’ nin Ataya yazdığı ilk ve son mektubunun kopyası bulunmakta.
ELENİ KARİNTE'NİN EVİ

 İşte Eleni'den Mustafa Kemal Atatürk'e yazılmış, Senarist Aneta Şiyakova tarafından filmi yapılmış, tiyatroya konu olmuş o aşk ve geriye kalan mektubu:

"Kemal Atatürk'e,

Bir zamanlar bir yerde...
Çok seneler geçti, ben hâlâ her gün senden haber bekliyorum.
Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla.
Kâğıttaki gözyaşlarımı göreceksin.
Yıllar geçiyor. Buralarda seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Bir şeyler oluyor.
ELENİ KARİNTE

Bu satırları okurken başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt ve ona sor:
'Manastırlı Eleni Karinte adında birinin, bir günlük tanıdığı ve âşık olduğu adama bütün ömrünü harcamış olduğuna inanıyor mu?'
Benim seni sevdiğim kadar, o kadını o kadar çok seviyorsan, kendisine hiçbir şey söyleme.
Senin kadar mutlu olmasını diliyorum.
Fakat balkondaki kızı hatırlıyorsan ve başkasını sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum.
Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum...
Babam vefat etti.
Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi.
Ağlıyordum. Biliyordum, tüm kilitleri ve hapisleri boşunaydı.
Beni evlendirecek adamı sadece bir kez gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi.
Ben kendisine, 'Hayır, ben sadece ilk aşkımı seviyorum' dedim.
Bir daha da görmedim.
Babam beni hiçbir zaman affetmedi, ben de kendisini.
Ölmeden birkaç gün önce yanına çağırdığında, 'Eleni, biliyorum yanlış yaptım, hiçbir zaman iyi bir baba olamadım' dedi. 'Affetmeni istemiyorum, sen de isteme benden, Allah ikimizi affetsin. Senin için en iyisini isterken en kötüsünü yaptım' dedi.
Babam kötü bir adam değildi.
O zamanlardaki gibi artık genç ve güzel değilim.
Bütün hayatım bir gün içinde.
Ebediyen seni seven ve seni bekleyen Eleni Karinte'n..."

Manastırın şehrini dolaşırken sarı badanalı, altı restoran olan Eleni’nin evini görüyor ve resimler çekiliyor. 
İSAK BEY CAMİİ

Yeni Mehmet efendi camii, saat kulesi, haydar Kadı camii, yeni camii, İsak bey  camii ve çeşmeler gördüğümüz diğer eserler.
Eski Türk çarşısında alış veriş yapıyoruz.
Manastır’ı gezip, kültürümüze girmiş “Manastır türküsü” söylenmez mi. Otobüsümüzde hep bir ağızdan:

Manastır'ın ortasında var bir havuz
Aman havuz canım havuz
Dimetoka kızları hepsi de yavuz
Biz çalar oynarız

Manastır'ın ortasında var bir çeşme
Aman çeşme canım çeşme
Dimetoka kızları hepside seçme
Biz çalar oynarız

Manastırın ortasında var bir pınar
Aman pınar canım pınar
Dimetoka kızları hepsi de çınar
Biz çalar oynarız.
YENİ  CAMİİ


21 MAYIS  CUMARTESİ

SELANİK

Manastır’dan Selanik’e geç saatte gelebildiğimiz için doğruca otelimize gittik.
Sabah , her günkü gibi erken kalkıp kahvaltı sonrası kente indik. Heyecanımız doruk noktasında idi. Çünkü Atamızın doğduğu evi görecek, Onun koşup oynadığı  odaları, duvarları, dışarıya kafasını uzatıp baktığı pencereleri görecektik.
ATATÜRK'ün  DOĞDUĞU EVİN ARKADAN GÖRÜNTÜSÜ

Erkenden Atanın evinin yanına gittik. Kalabalık dükkan ve satıcıların bulunduğu yerde otobüsten indik.  Kapı kapalı idi. Saat 9 da açılacağı  söylendi. Bizden önce bir otobüs gelmiş, onun yolcusu, eve girecek ilk kafile.
ATATÜRK'ün  EVİNİN ÖNDEN GÖRÜNTÜSÜ

 Biz ikinci sıradayız. Bizden sonra da 7 otobüs daha geldi. Orası karma , karışık oldu. Rehberler kendi kafilelerini bir araya toplamak için  firmalarının adlarını söyleyerek bağırmaktan herhalde sesleri de kısılmıştır. Çok şiddetli yağmurun da yağması işi daha da zorlaştırıyordu.
Saat 9 a kadar  alış, veriş yapıldı. Herhalde Atatürk hatırası almayan kalmamıştır. Oradaki satıcılar çok iyi para kazanıyorlar. Bizim paramıza göre de pahalı. Ufak bir magnet avro olarak 1.5, biraz büyüğü 5 avro.

Bize sıra geldiğinde avluda toplandık. İlk sıradakiler evin alt katından çıkarken biz de merdivenlerden ilk kata girdik. Oradan da 2. Kata yönlendirdiler. İlk göze çarpan , bizim albümlerimizde olan Ata’nı değişik ebattaki resimleri duvarları kapladığı idi. Bir odada, Atanın masa başında oturarak, diğer odada ayakta  ve koltukta oturarak yapılmış  heykelleri.
 Bir başka odada Zübeyde Hanımın oturarak yapılan heykeli. Atatürk’ün kıyafetleri, kullandığı mutfak gereçleri, ayakkabı, madalya, vazo, kol düğmeleri, evin maketi ve duvarlarda bolca resimler, gazete kupürleri ve kitaplar. Fotoğraf çekmek serbestti.

En alttan dışarı çıkarken, girişimizdeki heyecan kalmamıştı.  20 yüzyılın dev adamının müzesi bu kadar basit olmamalıydı. Açıkça, daha teferruatlı bekliyordum. Atamızın evini görmüş olmamız, ve hala düşmanca davranan Yunanlıların Bu hatıra evi korumaya almış olmasına şükrediyorum.

Müzeyi gezdikten sonra şehri , yağmurun şiddeti nedeniyle  kısmen otobüsle kısmen yaya Selanık’in belli başlı eserlerinden  , Beyaz kule, kordon boyu, döçner kule,fuar meydanı, Aya Dimitros katedrali, Hamza bey camii, Büyük İskender heykeli, Vardar ve Makedonia meydanları da görülmeye değer, Selanik’in süslerinden idi.

Selanik gerçekten güzel bir şehir. Bizim olmalıydı.” İzmir’in kız kardeşi” deniyormuş.
Kavala’ya doğru hareketimiz başlayınca, bir an önce Ülkemize varalım heyecanı başladı.
Yemeklerimizi, çayımızı, tatlılarımızı özlemiştik. Yol kenarında, büyük panolarda, Kıbrıs haritası, Kuzey Kıbrıs kırmızıyla boyanmış, aşağıya doğru kan damlaları  ve altta Yunanca “GÖR-UNUTMA anlamına gelen ifadeler.

Sanki, 1919-1922 yılları arasında Yunan askerinin Anadolu’da yaptığı kıyımı unutmuşlar gibi küstahça ifadeler.
Kavala’da fazla vakit geçirmek istemiyorduk.

 Kavala’nın kurabiyesi meşhurmuş. Mola yerinde kurabiye alındı, çay içildi. Burada içtiğimiz çay, Balkanlarda içtiklerimizin en iyisi idi.

SELANİK'TEN GÖRÜNTÜ

Şehirde panoramik olarak, Mehmet Ali paşa külliyesi, Kavala Kalesi, su kemerlerini ve limanı görerek Türkiye’ye doğru yola devam ediyoruz.

İskeçe, Dereağaç ve İpsala güzergahını takip ederek, pasaport işlemlerinden sonra  Tekirdağ üzerinden  gece 12 civarında  hareket ettiğimiz noktaya varıyoruz.

BİTTİ

8 Haziran 2016 Çarşamba

BALKANLARA GEZİ - 2 -






BALKANLARI DOLAŞIYORUZ
- 2 -

Burhan Bursalıoğlu

17.MAYIS . SALI

MOSTAR – POÇİTEL – DUBROVNİK

Saraybosnadan  hareketle, yeşillikler arasından  geçerek  140 kilometre  mesafedeki Mostar’a  varıyoruz.
MOSTAR KÖPRÜSÜ
İsmine izafeten, adına Mostar köprüsü  denen köprüyü, Mimar Sinan’ın öğrencisi  mimar  Hayrettin tarafından 1566  yılında yapılmış. 456 kalıp taş kullanarak bitirmiş.  1993 yılında Hırvatların yoğun top atışları sonucunda yıkılan köprünün tamiri için, başta Türkiye olmak üzere,  Unesco ve  Dünya bankasının katkıları ile, bir Türk firması tarafından  yapılmıştır. Aslına sadık kalınması için nehirden çıkarılan orijinal taşlar da kullanılarak 2004 de hizmete açılmıştır. Köprünün girişinde, hemen sol tarafta, yerdeki taş üzerine şarapnel parçaları ile “DON’T FORGET 93” yazısı var                  
KÖPRÜDEN ATLAYAN GENÇ

Köprünün manevi değeri de varmış. Erkekler nişanlılarına cesaretlerini göstermek için, 24 metre yükseklikteki köprüden  Neretva  nehrine  atlarlarmış.  Bu gün ise o işi bazı gençler para için yapıyor.

Köprüden atlayanların resimleri çekiliyor, Nehir kenarına inilerek anı resimleri çekilerek şehre dönüyoruz.
Binalardaki kurşun şarapnel ve bomba izlerini gördükçe savaşa bir kez daha nefret ediyorsun.
650 bin nüfuslu Mostar’ı kuyumcular çarşısından geçerek 1618 yapımı Koski Mehmet Paşa camiini geziyoruz. Buradan bakınca, dağın tepesinde, Hırvatlar tarafından yapılan büyük bir haç görülüyor.
Buradaki Müslüman halk bu haç için “ NE KADAR BÜYÜK VE  NE KADAR ÇOK HAÇ DİKERSENİZ DİKİN, GÖKTEKİ AY YILDIZIN ALTINDA KALACAKTIR” veciz sözüyle cevap vermişlerdir.

Mostardan çıkarak, bir Türk köyü olan Poçitelli’ye varıyoruz.
16. yüzyıldan kalma Osmanlı binaları, Sarı Saltuk  tekkesi, Bektaşi Tekkesi ni dolaşıyoruz. Bu tekkenin hemen yanından, Buna nehrinin  kaynağı çıkmaktadır.
Poçitelli’den hareketle,  Hırvatların en önemli  tatil  kenti olan Dubrovnik’ varıyoruz.

Savaşta, Sırp ve Karadağ’lıların yoğun top atışı sonucunda kent çok zarar görmüştür. Unesco tarafından 2005  de, orijinaline sadık kalınarak onarılmış ve  “Dünya Miraslari”  listesine alınmıştır.
Dubrovnik, surların içinde, iki kapı ve liman  girişli alanı kaplamakta.

Pile kapısının hemen yanında Aziz Blaise’nin  heykeli var. Elinde de Dubrovnik in küçük bir maketi var. Blaise Dubrovnik’in kurucusu olarak tanınmasına rağmen, buralarda hiç yaşamamış. Aslında 8. Yüzyılda  Sivas’ta yaşamış.
Rivayete göre, bir gece Aziz Blaise, Dubrovnik’teki papazın rüyasına girer. O na  bir gün sonra Venediklilerin  saldıracağını söylemiş. Buna inanan papaz zaman geçirmeden hazırlıkları yaptırmış. Gerçekten Venedikliler saldırmış ama  Dubrovnik halkının hazır olmaları  sonucu Venedikliler kenti alamadan geri dönmüşler.  Papa bu olaydan sonra Blaise’yi Aziz olarak ilan etmiş. Kilisesi yapılmış, heykeli dikilmiş ve  Dubrovnik’in kurucusu olarak kabul edilmiş.

2 kilometre uzunluğundaki surlar Dubrovnik’in simgesi. Adriyatik denizine bakmakta, 10 burç ve 3 tane de kulesi bulunuyor.
Pile kapısından girince karşıda 16 bölmeli, ilginç rölyefli, en eski eserlerden sayılan çeşme var. Fransisken manastırı ve dünyanın eski, 14. Yüzyıldan  itibaren, hala çalışan  eczanesi de burada.
Evler genelde 3 er katlı. Giriş katlar dükkan, üst katlar yatak ve oturma odaları, 3. Kat ise mutfak. Yangınlar genelde mutfaklardan çıktığı için, tedbir amaçlı  böyle bir yerleştirme yapmışlar.
Dubrovnik dar sokakları, binaları, tarihi eserleri yeşillikleri, denizi itibariyle güzel bir kent. Bernard Show “ DÜNYA CENNETİ GÖRMEYİ HAYAL EDENLER DUBROVNİK’E GİTSİN “ der.


18 MAYIS ÇARŞAMBA

KOTOR- BUDVA – ULCİJ

Güzel kenti  arkamızda bırakarak  Karadağ’a bağlı, nefes kesen körfezin manzarası eşliğinde, kısa bir yolculuktan sonra, doğa cenneti, turistlerin  tatil kenti   Kotor’a varıyoruz.                 
Karadağ 2006 yılında halk oylaması ile bağımsızlığına kavuşan  7 devletten biri. Dünya’nın da en yeni ikinci devletidir.
Halkı, Müslüman, Ortodoks ve Katolik  din  ve mezheplerine bağlılar.  


700 bin civarında nüfusu var.
Deniz tarafından şehre girdiğimizde Silahlar meydanı, saat kulesi ve  Utanç duvarını görüyoruz.
Evler diğer ülkelerde olduğu gibi 2 ve 3 katlı. Her yer yeşillik ve çiçeklerle kaplanmış.
Program gereği  Trifon katedrali, Oruzja Meydanı, saat kulesi, ST.Luka ,ST. Nikola ve ST. Mary  kiliselerini geziyoruz.
Serbest  zamanın ardından, etrafı surlarla çevrili, gece hayatının doruğa çıktığı Budva’ya doğru yol aldık.
Budva, Karadağ’ın, tüm dünya turistlerinin akınına uğrayan, 16 bin nüfuslu, küçük ama zengin bir yer.

Bir zamanlar, küçük bir balıkçı köyü  iken, 2000 li yıllarda, halk, ev ve arsalarını  çok yüksek fiatlarla, İtalyan ve Ruslara satarak zenginleşmişler.
 Jovan ve kutsal üçleme ve aziz  Sava kiliselerine uğradıktan sonra,  Roma kalıntısı hamamı gördük.
James Bond’un ve  Richard Widmarkın oynadığı filmlerin bazı sahneleri burada çekilmiş.
Budva’daki turumuzu bitirerek, plajları ve gece hayatı ile ünlü Ulcinj’e varıyoruz.
Kırmızı kiremit damlı saat kulesi, bolca otel ve pansiyonu olan, gelişmiş bir kent.
Buradaki insanların boyları uzun. Kadınlar gene dükkan ve tezgahların başında. Erkeklerin tembel olduğu söylenir.
Bu konuda söylenen fıkrayı Sizlere de aktarmak istiyorum. Tıpkı Temel fıkraları gibi.
Karadağlı erkek yatarken, yanına iki tane taş alırmış. Biriyle, “ cam açık mı” diye kontrol edermiş, öbürü ile de lambayı söndürürmüş. Yatağının yanında da sandalye olurmuş. Yorgun kalktığında dinlensin diye.
Akşam otelimize gidiyoruz.

19. MAYIS. PERŞEMBE.

TİRAN – OHRİD GÖLÜ

Ulcinj den sonra, İşkodra üzerinden, uzun bir yolculuk sonunda Arnavutluk’a ulaştık.
Değişik renklerde boyanmış evler ilk dikkati çekenlerdi.
Tito, evlerin boyanmasını yasaklamış. Tito’ya inat olsun diye evini genelde yeşile boyayanlar da varmış.
TITO'NUN KÖŞKÜ

Arnavutların çok sevdiği, 8-9 yaşlarında iken, tarihimizde , aynı yaşta Bulgar “Kazıklı Voyvoda” olarak bildiğimiz bu çocuklar, Fatih Sultan Mehmet’le birlikte Edirne’de eğitim alan İskender Bey  kendi adını taşıyan, Meydanda , eli kılıçlı heykeli heybetle boy gösteriyor.

“Burada bir parantez açmak istiyorum:

İSKENDER BEY

Emathia prensi Gjon Kastriot’in oğlu. 2. Murat ‘ rehin olarak verilerek yetiştirilmesi istendi. 2. Murat çocuğa, Büyük İskender adından esinlenerek “İskender” adını verdi ve bir de “Bey” ekledi.
İSKENDER BEY
Hatta bu dönemde, “Kazıklı Voyvoda” olarak bilinen canavar 12 yaşında iken , Fatih ve İskender Bey le birlikte Edirne’de  Molla Gürani’den ders aldılar.  Müslüman oldular. Her ikisi de Osmanlı savaş taktiklerini, usüllerini, savaş hazırlıklarını, ordunun savaş güzergahlarında, yiyeceklerinin, silahlarının, nereden  ne kadar orduya asker katılacağını öğrendiler.
İSKENDER BEY HEYKELİ
 Osmanlıda önemli askerî hizmetlerde bulundu, Anadolu ve Rumeli seferlerine katıldı. 1443 yılında Morava Muharebesi sırasında kaçıp sancak beyi olduğunu ilan eden sahte bir fermanla  Kroya kalesini ele geçirdi. 1468'de ölümüne kadar Osmanlı Devleti'nin Arnavutlukta yerleşmesine karşı mücadele etmiştir.

KAZIKLI   VOYVODA

Osmanlılar tarafından Kazıklı Voyvoda, kendi milleti Ulahlar tarafından Tepeş (cellat), Macalarlar tarafından ise Drakul (şeytan) olarak adlandırılan III.Vlad, kardeşi Radul ile birlikte 1442 yılında Eflak tarafından Osmanlılar’a rehin verilmişti. Osmanlılar’a rehin verildiğinde on iki yaşında olan Vlad, Edirne sarayında tutuluyordu. Burada Şehzade Mehmet ( Fatih. Sultan Mehmet)  ile birlikte Molla Gürani’nin derslerine katıldı.
VOYVODA (III. VİLAD)

Fatih Sultan Mehmet, kendisi ile iyi ilişkiler içerisindeki Vlad’ı 1456’da Eflak prensliğine atadı. Zeki ve cesur bir yapısı olan Vlad, Osmanlılar’dan öğrendiği komuta ve idare yetenekleriyle kendisini kabul ettirdi. Boğdanlıları ve Macarları birkaç defa bozguna uğratmıştı.
Ancak Fatih, Mora ve Karadeniz sahilleri ile uğraşırken Vlad eski bağlılığını göstermemeye başladı. Artık vergilerini bizzat getirmek bir yana, hiç göndermiyordu. Kendi hükmü altındaki insanlar dahil olmak üzere çevre ülkelerin de mensuplarına zulüm etmeye başladı.Osmanlı Devleti’ne sadık görünüyor, her yıl haracını bizzat padişaha getiriyordu. Padişah da kendisine hil’atler giydirip ihsanlarda bulunuyordu.



III.Vlad, kazığa geçirdiği insanların oluşturduğu bir dairenin ortasında saray halkı ile beraber yemek yemekten büyük zevk alırdı. Özellikle de Türkleri bu işkenceyle öldürmek onun için bir tutku haline gelmişti. Eline Türk esirler geçince, ayaklarındaki derinin yüzülmesini, açığa çıkan etin üzerine tuz dökülmesini ve ızdırabın artması için keçilere yalatılmasını emrederdi. Bir gün şehirdeki bütün dilencileri çağırtarak büyük bir ziyafet verdi. Dilencileri iyice doyurduktan sonra masayı ateşe verdirip, hepsini diri diri yaktı. Bir defa da birkaç kadının göğüslerini kestirip yerlerine çocuklarının başlarını diktirmişti. Bazı kadınları da kazanlara attırıp haşlatıyor, etlerini çocuklarına yediriyordu.                   
VOYVODANIN SARAYI
İnsanları doğramak, kazanlarda kaynatmak için özel yöntemler uygulamıştı. Bir gün eşek üzerinde tesadüf ettiği bir papazı eşekle birlikte kazığa geçirtti. Hamile olduğunu söyleyen bir sevgilisinin karnını yarıp doğru söyleyip söylemediğine bakmıştı. Dil öğrenmek için Eflak’a gelen dört yüz Macar ve Erdelli genci casus oldukları gerekçesi ile diri diri yaktı. Bohemyalı altı yüz kadar tüccarı da Pazar yerinde kazığa vurdurdu. Bunların hepsini bir şenlik havasında yaptı.
Tüm bunlardan haberdar olan Fatih, kendisini kolay yoldan cezalandırmak istiyordu. Bunun için Silistre Beyi Kâtip Yunus Bey’i Vlad’a yollayarak vergisini bizzat İstanbul’a getirmesini istedi. Vlad ise İstanbul’a geldiğinde Eflak’ın korunması için Fatih’ten asker istediğini bildirdi. Fatih, Niğbolu sancakbeyi Hamza Bey’i bu istek üzerine Eflak’a gönderirken Vlad’ın mutlaka getirilmesini de emretti. Hamza Bey ve askerleri Tuna önüne geldiğinde nehrin donmuş olduğunu görüp beklemeye başladı. Vlad ise Fatih’in tasavvurundan haberdar mı olmuştu yoksa bir planla mı asker istemişti bilinmez, donmuş olan Tuna’yı geçerek, herhangi bir saldırı beklemeyen Hamza Bey kuvvetlerine baskın verdi. Bu baskında Kâtip Yunus Bey şehid olurken Hamza Bey de esir düştü. Bütün esirler kol ve bacakları kırıldıktan sonra kazığa oturtuldu. Hamza Bey’in kellesini Macar Kralı’na yollayarak kendisinden yardım istemişti.
Kazıklı Voyvoda bundan sonra Niğbolu, Vidin ve bütün nehir boyu şehirlerini yağmalayıp katliam yaptı ve yirmi beş bin esirle Eflak’a döndü. Bu feci durumu haber alan Fatih hiddetlenerek derhal sefer hazırlıklarını başlattı. Bizzat kendisi ordusuyla Vlad’ın peşine düştü. Osmanlı öncü birlikleri, Vlad’ın ordusunu bozguna uğrattı. Ancak Voyvoda’yı ne kadar arasalar da bulamadılar. Kazıklı Voyvoda, Macaristan’a sığınmıştı. 
Osmanlılar ile yeni barış yapmış olan Macaristan Kralı, başına yeni bir bela açmak istmiyordu. Zulümlerinden Macarların da pay aldığı Vlad’ı gelir gelmez hapsetti.
Fatih, Kazıklı Voyvoda’nın yerine küçük kardeşi Radul’u yıllık on iki bin duka vergiye bağlayarak Eflak beyliğine getirdi. Radul Osmanlılara sadakatini bozmadı.
Macaristan'da hapis kalan Vlad, 1476’da Eflak ülkesinde yeniden göründü. Boğdan ve Erdel birliklerinin desteğiyle tahtını yeniden ele geçirdi. Ancak teyakkuz halindeki Mihaloğlu akıncıları Aralık 1476’da Vlad’ı Bükreş yakınlarındaki Balteni’de iken ansızın bastırarak boğazladılar. Kesilen başını padişaha gönderdiler.
Hüküm süresi boyunca bir çok vahşete imza atmış olan Vlad Drakul, kan dökücülüğü sebebiyle vampir olarak efsaneleşmiş ve filmlere konu olmuştur.

Tiran’da, dış süslemeleriyle harika görünen Ethem Bey camii, tek minare ve tek kubbesiyle, Enver hocanın yıkmadığı bir eserdir. 1830  yılında inşa edilen saat kulesi de caminin yanındadır. Bunların tam karşısında Opera binası ve milli tarih müzesi gezilip görülecek eserlerdendir.
41 yıl dikta ile ülkesini yöneten Enver Hoca tüm dinleri yasaklayarak  ateist bir ülke oluşturdu. Enver Hocadan sonra halkın %70 şi değişik dinleri kabul ettiler. %60 şı Müslüman, % 10 nu da hiristiyan ve Musevi dinlerini kabul ettiler.
ENVER  HOCA
Burada da 6 kadına bir erkek düşüyor. 650 bin nüfusa sahip Tiran’da , kaba bir hesapla 100 bin erkek var.
Tiran’dan, hareketle, uzun bir yolculuk sonunda, Arnavutluk sınırında pasaport kontrolü yaptırıp çıktıktan sonra,   Makedonya sınırında da kontrol yaptırıp  içeri giriyoruz.
İlk mola yerimiz  Ohrid oluyor.
Ohrid, Ohrid gölünün çevrelediği şirin bir kent. 2-3 katlı villa tipi evler, zengin mağazalarla kaplı caddeler, geniş parklar ve asırlık çınar ağaçları kentin süsleri.  3 kilometre uzunluğunda,  16 metre yüksekliğinde olan surlar   şehri çepe çevre kuşatmış.
OHRİD GÖLÜ
Tepede de Samuils  kalesi var. Biz çıkmadık ama turistlerin  çok ziyaret ettiği bir eser. Kral 2. Plilip  ( Büyük İskender’in babası.) tarafından inşa edildiği  söyleniyor.
1000 yıllık çınar ağacının  bulunduğu ve çınar ağacından adını aldığı Çınar meydanında  toplanarak, İstiklal caddesi gibi caddeden limana doğru yürüyüşe başladık. Türk konsolosluğu, Ohrid’de 365 kiliseden biri olan  ve halen konser ve festivaller için kullanılan Ayasofya kilisesi  bu caddede. Biraz yukarıda da, M.Ö. 2. Yüzyıldan kalma  antik tiyatroyu görüyoruz.
1993 de, Turgut Özal’ın da ziyaret ettiği, tabelasında, “PİR MUHAMMED MEHMET HAYATİ HALVETİ DERGAHI ve TÜRBESİ  1720 “ yazılı Halveti türbesini görüyoruz.
Sahile iniyoruz.  Sandallara binip Ohrid  gölünde tur atarken Ohrid kentini de gölden seyretmiş olduk.
Ohrid’in 60 bin civarında nüfüsu var.
Ohrıd gölü Balkanların en eski ve en derin gölü sayılıyor. Çok temiz. 30 km.. uzunluğunda. Unesco tarafından hem göl ve hem de kent Dünya Mirası  listesinin,  değerli turizm yerleri listesine  alınmıştır.
Serbest molada, İstanbul köftecisinde yemeğimizi, İstanbul çay evinde de çaylarımızı içerek, kalacağımız otele doğru  yola çıktık.


DEVAMI  VAR

3 Haziran 2016 Cuma

BALKANLARA GEZİ





BALKANLARI DOLAŞIYORUZ

Burhan Bursalıoğlu

GENELLEME:

13 Mayıs 2016 Cuma günü , saat  22  de, Mersin Tema Vakfının üyeleri ile birlikte İstanbul’dan Balkanlar’a doğru hareket ettik.
Gezimizin ayrıntılarına geçmeden önce Balkanlar’da dikkatimizi çeken birkaç önemli özellikleri belirtmekte fayda görüyorum.


1-    Dünya’nın, belki de, en çok ormanına sahip bir bölge. Gür ve sık ağaçlık. Tabandan  en yüksek dağlara kadar orman. Yeşilliğe çok önem veriyorlar. Cadde etrafında dikili ağaçlar nedeniyle, cadde kenarlarında bulunan evlerdeki kişiler, karşı evleri görememekte. Her ağacın üzerinde çakılı plaketlerde, geçmişi ve ne zaman kesileceği tarihler yazılı.


2-    Geniş ve düzenli parklar, piknik alanları, halkın doğa sevgisini yansıtıyor.
3-    Yugoslavya’nın savaş sonrası parçalanmasından oluşan  7  küçük devlet halkı,” savaşın çıkması kaçınılmaz” düşüncesindeler. Her yerde savaşın izleri var. Bu nedenle, savaşta yıkılan binaların bir kısmı yıkık vaziyette bırakılmış. Yetişen gençlerin belleklerinden, savaşın  “felaket” olduğu gerçeğini silmemek için, “gör, unutma” yı hatırlatmak için.

4-   Her ülkde, yakın tarihin ve geçmiş zamanın kahramanlarının heykelleri  meydanları süslemiş. Bunlara saygıda kusur etmiyorlar.
5-  Tüm Balkanlar’da Osmanlı’ların izleri görülmekte. Cami, hamam, şadırvan, köprü, kervansaray ve bazı binalar muhafaza edilmiş, bazıları da başka amaçlar için kullanılmaya açılmış
6-  Ülkelerin kendine has para birimi var. Ama, turistlerden genelde  AB  ülkelerinin kullandıkları  euro almaktalar.

-  Bu 7 devlette  ticaretle uğraşanların % 90 nı kadın. Erkek zaten az. Bir erkeğe 6 kadın düşmekte. Bu da savaşın sonuçlarından biri.
8-  Savaşta ölenlerin mezarları tek tip olup, görülecek yerlere yapılmış.

9-  Nehirler deniz gibi masmavi, etrafları çevrili , her çeşit kullanıma hazır.
10- Ülkeler genelde fakir, ama çok temizler. Oteller eski  binalar ama, 
1-  Pasaport kontrolü geçişlerde çok bekletiliyoruz. AB Ülkeleri otobüslerinin işi  5 dakikada bitirilmesine rağmen Türk plakalı otobüslerin 1,5  saat bekletildikleri oluyor.
12 - Hiçbir resmi daire önünde ne polis ne de asker nöbetçi göremedik.

14 -MAYIS – CUMARTESİ:
İSTANBUL - SOFYA

İstanbuldan, 13  Mayıs  Cuma  günü  gece saat 22 de  ayrıldıktan sonra ilk durağımız  sabah 08 de Sofya oldu.

1.3 milyon nüfusa sahip,  Bulgaristan’ın baş kenti. Panoramik şehir turundan sonra, bazı kiliseleri, parlamento binasını, sofya Üniversitesini, başbakanlık binasını ve  Atatürk’ün Sofya Elçisi
 iken, yeniçeri kıyafeti ile katıldığı balonun yapıldığı  Ordu evini  ziyaret ettik. Bina başka bir amaçla kullanılıyor.
Sofya’da fazla kalmadık.

ÜSKÜP - skopj

1991 de  Yugoslavya’dan koparak, halk  referandumu ile bağımsızlığına kavuşan Makedonya’nın başkenti  Üsküp’e doğru, yolumuza devam ettik.

 Kentin ortasından Vardar nehri geçiyor. Şehri adeta ikiye  bölmüş
1392 den, Balkan savaşına kadar, Osmanlı  yönetiminde kalmış.
       ÜSKÜPTEKİ BU  MEDRESE  DUVARINDA
AŞAĞIDA GÖRÜLEN  5 ATATÜRKÜN BOY RESİMLERİ VAR


1900-1908 yılları arasında, Osmanlı paşası  Hafız paşa tarafından islahhaneler, idadiye, değişik amaçlı  binalar yaptırılıp, Vardar ve Serava nehirlerinin islahını yaptırmış.
Yahya Kemal Beyatlı’nın da doğduğu kent olan  Üsküp’ün can damarı olan Vardar nehri ve ovası için söylenen türkü hala kulaklarımızda:

VARDAR  TÜRKÜSÜ

Mayadağ'dan kalkan kazlar
Al topuklu beyaz kızlar
Yarimin yüreği sızlar
Eylenemem aldanamam
Ben bu yerlerde duramam

Vardar ovası Vardar ovası
Kazanamadım sıla parası

Mayadağ'ın yıldızıyım
Ben annemin bir kızıyım
Efendimin sağ gözüyüm
Eylenemem aldanamam
Ben bu yerlerde duramam

Vardar ovası Vardar ovası
Kazanamadım sıla parası

TAŞ KÖPRÜ

Yahya paşa, camiisi, kullanılmayan  Davut paşa hamamı  ve meşhur, 220 m uzunluğunda, 13 kemer gözü  bulunan  ve 1469 da tamamlanan Taş köprü, diğer adı ile “Fatih Sultan Mehmet
köprüsü”  ve heykellerin bulunduğu alanlarda fotoğraf çekiliyor.
Şehri tepeden gören Üsküp kalesini geziyoruz.     Vodno dağının tepesine yapılan, 33 katlı  milenyum haçı ise çok tartışmalara neden olmuş.
Üsküp’ ün nüfusu 650 bin civarında. Bunların % 66 sı Mekodonya’lılar, % 21 ri Arnavut, % 4.5 i Romanlar, % 2.8 i Sırplar, % 1.7 si Türkler, % 1,5 i Boşnaklar  ve  % 0.5  i de Aromaniler.
BÜYÜK İSKENDER

Kafelerin bulunduğu caddeye giriyoruz. İnsanlık adına yaptığı çalışmalarla tanınan ve Nobel Barış ödülü sahibi, 1997 de hayatını kaybeden, 2003 yılında  Papa tarafından  “AZİZE”  ilan edilen, Rahibe Terasa’ nın heykeli ve  fotoğraflarını , kendine hediye edilen binada görüyoruz.
Üsküp’de  Türkçe eğitimi veren üç ilkokul, bir ortaokul ve Yahya Kemal Beyatlı adlı bir kolej bulunuyor.

Osmanlıların izniyle yapılan  Sveti Spas kilisesinin  bakımsız olan dış görüntüsüne karşılık iç kısımda ahşap oymalar görmeye değer.
Osmanlılara karşı  ayaklanmanın başını çektiği Gotse Delchev bu kiliseyi merkez yapmış ve tüm kararlar burada alınmış.  Gotse nin mezarı da kilisenin bahçesinde bulunmaktadır.
TERESA VE EVİ
Yahya Kemal Beyatlı adına düzenlenmiş binanın bulunduğu  Makedon meydanında  ,Makedonya’ lıların   kahramanı  Büyük   İskender’in dev  heykeli objektiflerin hedefi oluyor.

Eski Üsküp’te, Murat paşa, İsa bey ve Mustafa paşa’nın camileri yanında, Kapan hanı, Sulu han  bulunuyor.
Verilen serbest molada yapılan alış verişler ve yemekten sonra otelimize istirahata  çekiliyoruz.
MAKEDON  MEYDANI


15. Mayıs . 2016  PAZAR
BELGRAD

Üsküp’ten ayrılarak, yeşillikler arasından geçerek, Sırbıstan’ın başkenti Belgrad’a geliyoruz.
Tuna ve Sava nehirlerinin birleştikleri platoda kurulmuş, bir buçuk milyona yakın nüfuslu  büyük bir kent.
Yugoslavya’nın dağılmasından sonra oluşan 7 yeni devletten biri de  Sırbıstan. Burada da Osmanlı kalıntılarını görmek mümkün. Bir çoğu savaşta zarar gördüğü için  yıkılmış, onarılmasına rağmen özelliklerini kaybedip başka amaçlar için kullanulmalarından dolayı “kalıntı  sözcüğünü kullanma gereğini duyuyorum.
Bayraklı camii, Damat Ali paşa  türbesi, Sokullu Mehmet Paşa çeşmesi, İstanbul ve Zindan kapıları görülmesi gereken başlıca eserler.
Belgrat kalesi, saat kulesi, askeri müze, leopol dev kapısı Stefan Lazareviç anıtı Nebojsa kulesi, Kale meydanı, Cumhuriyet meydanı, Taş meydan, Terazi meydanı ve Saborna kilisesi de görülecek eserlerden.

Belgrad kuşatmaları:

1. kuşatma, 1440 da, II. Murad önderliğindeki ordu, üç ay kadar süren kuşatma sonucunda, Ağustos ayında Semendire'yi ele geçirdi  Ordu, Nisan 1440 sonlarında Belgrad'a ulaştı  Kuşatmanın üçüncü ayında, Macaristan Kralı III. Władysław, kuşatmanın kaldırılması konusunu görüşmek üzere Murad'a elçiler gönderdi.Bir müddet sonra kuşatma kaldırıldı ve Osmanlı kuvvetleri İstanbul'a döndü.




2. kuşatma:   Osmanlı Padişahı II. Mehmed 1453'te İstanbul'un Fethi'nden sonra, Macaristan Krallığı'nı hükmü altına almak  istiyordu. Bunun için Belgrad’ı  kuşattı. Kuşatma, sonunda büyük bir savaşa dönüştü. Belgrad komutanı Hunyadi'nin komutasındaki ordu,  ani karşı saldırı ile Osmanlı kampını istila etmesi sonucunda, yaralanan II. Mehmed kuşatmayı kaldırmak ve geri dönmek zorunda kaldı. Bu arada Macar kampındaki vebaya yakalanan János Hunyadi, savaştan üç hafta sonra öldü.

3. Kuşatma:  1521 de  I. Süleyman'ın 1520 Eylül'ünde Osmanlı Padişahı olmasının ardından Macaristan Kralı II. Lajos'a gönderdiği elçinin hakaret görmesi veya öldürülmesi ve Macar kuvvetlerinin Knin'i ele geçirmesi üzerine Süleyman, Belgrad üzerine sefer düzenlemeye karar verdi. 18 Mayıs 1521 tarihinde Belgrad üzerine sefere çıkan Padişah  1. Süleyman'ın
önderliğindeki Osmanlı Ordusu, Temmuz ayında şehri kuşatma altına aldı. Sadrazam  Pîrî Mehmed Paşa'nın komutasındaki ordu 29 Ağustos 1521 de  Osmanlı Padişahı birinci Süleyman  tarafından alındı. Kent çok zarar gördü. Bu nedenle  Ortodoks halk, bu gün Belgrad ormanları dediğimiz bölgeye gönderildi.
Üçüncü kuşatmadan sonra devamlı el değiştiren Belgrad 5 kez daha, 1688, 1690, 1717, 1739, 1789  tarihlerinde  kuşatıldı.

16. Mayıs. 2016  PAZARTESİ
SARAYBOSNA

Saraybosna, Bosna Hersek’in başkenti.
Miljac nehrinin etrafında kurulmuş.
GALATASARAYIN ESKİ OYUNCUSU TARIK HODZİC İN KÖFTECİ DÜKKANI
SarayBosna, Boşnaklar, Hırvatlar sırplardan oluşuyor. Müslüman, Musevi,Ortodoks ve Katolik dinlerine bağlılar.  750 bin nüfusu bulunuyor.  Bu arada galatasarayın eski oyuncusu  Tarık Hodzicin köfteci dükkanına gittim. Tarık yoktu. Eşi ile görüşerek selam bıraktım. Tabiiki bir GS taraftarı olarak.
YIKILAN CAMİNİN AVLUSUNDA BULUNAN MEZAR TAŞLARI NI BİR KÖŞEYE  YIĞMIŞLAR. MEZARLAR YAPILAN BİNANIN ALTINDA KALMIŞ
Burada yaşayan insanlar hala, savaş korkularını belleklerinden silememişler. Her an gene savaş çıkabilir korkusu içindeler. Bu nedenle, savaşta yıkılan, şarapnel ve kurşun yarası görmüş ve yıkılmış binaların onarımına gitmemişler. Amaçları yetişen gençlere savaşın korkunçluğunu göstermek.
Şehri gezerken gördüğümüz tramvay hattı, oteller bölgesinden  Baş çarşıya  kadar uzayan hat Osmanlılar tarafından yapılmış. Hala kullanılmakta.
Ladin köprüsü tarihi bir köprü. Birinci Dünya Savaşına neden olan Arşidük Franz Ferdinand’ın, Gavrilo Princip adlı bir Sırp Milliyetçisi tarafından  öldürüldüğü  köprü.
Gavrilo, Sırplar tarafından bir şair ve kahraman;  Hırvatlar tarafından, Sırplarca eğitilmiş  bir suikastçı;  Boşnaklar tarafından, Sırp Milliyetçisi olarak  tanınıyor.
FERDİNANDIN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ KÖPRÜ
Aslında  Franz Ferdinand’ın öldürülmesi için görevlendirilip , üç ayrı köşede, pusuda bekletilen 7 kişi varmış.  Cinayeti işlemek  Gavrilo’ya kısmetmiş.
Gezimizde Merkez Kütüphanesine uğruyoruz. 1922 deki savaşta  2 milyon kitap yakılmış. Bunların 150  000 ni el yazmalı kitap. Kütüphanenin onarımı için Avusturya hükümeti gereken katkıyı sağlamış. Bugün bu kütüphanede  6 milyon kitap bulunmakta imiş.
Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzzet Begoviç’in mezarını ziyaret ediyoruz.
Türk Konsolosluğu
 1531 yılında yapılan Gazi Hüsrev  Bey camisi savaş sırasında çok hasar görmüş. Onarımı yapılmış ama aslından çok farklı olmuş. Gazi Hüsrev Bey bu caminin avlusunda yatıyor.Caminin hemen dışında Gazi Hüsrev Bey çeşmesi var. Rivayete göre bu çeşmeden su içen sık sık buralara gelirmiş.
Gazi Hüsrev Bey’in annesi Selçuk Hatun adına yapılan medresenin üstü kurşunla kaplı olduğu için “Kurşunlu medresesi” deniyor.
Başçarşının meydanında sebil var. Bunun da  rivayeti: Bu sebilden su içen aşıklar hiç ayrilmazlar mış. Başçarşıda ayrıca, Morica han, saat kulesi, Katolik Kadedrali, Markale pazarı, kapalı Pazar yeri ile devam eden gezimiz, 2. Dünya savaşı sonrasında yapılan ve 3 dilde de yazılımı olan,  “Barışla yaşayacaklarına” yemin ettikleri metnin bulunduğu Tito Barış ateşini görerek sonlandı. Ama ne yazık ki, bu yemine uyulmamıştır.
Diğer Ülkelerde de olduğu gibi buradaki satıcıların çoğu kadın.
Burada bir de “Ölüm Kelebekleri” meselesi var.
Katliamlarda öldürülen insanların toplu mezarları, bulunmasın diye çok derinlere kazılmış ve üzerlerine ağaçlandırma yapılmış. Halk tarafından toplu mezarların olduğunun varlığı biliniyor ama nerede oldukları, tüm çabalarına karşı bulunamıyorlarmış.
Bazı bölgelerde çok miktarda kelebeklerin yaşadığı  halkın dikkatini çekmiş. Uzmanlar incelemeye başlamış . Toprağın çok zengin olduğu görülmüş. Nedenlerini öğrenmek için kazılara başlamışlar. Sonuçta  toplu cesetlere ulaşşlar. Kelebeklerin çokluğunun esrarı çözülmüş. Onun için bunlara  “ölüm kelebeği” adını vermişler.

DEVAM  EDECEK
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Blog Arşivi

İzleyiciler

Bu gadget'ta bir hata oluştu

Oturum aç