23 Temmuz 2015 Perşembe

RAMAZAN BAYRAMIİ





DİNİ BAYRAMLAR ‘  A  SAYGIMIZ MI AZALDI?

Burhan Bursalıoğlu

Ramazan Bayramı geldi geçti.  Yakında, kurban Bayramı da  aynen gelip geçecek. Bir farkla ki, bu sefer yollar, parklar, bahçeler kan gölü olacaktır. O bayram da ayrı bir yazı konusu.
Gelelim Ramazan Bayramı’na.
Ardında, 74 ölü,  bayram sever tatilcilerimizin   sayesinde,  tatil kentlerinde, denizlerimizde bir çok çöp ve pislik bırakarak gitti. Daha kötüsü, bayramdan hemen sonra, Suruç ilçesinde, canlı bombaya hedef olan 34 genç yurttaşımızın  katledilişi.
Son  40  yıldır, bayramların  gelmesini beklediğimiz kötü bir alışkanlığımız var. Bayram süresince tatile çıkmak.
BAYRAM  NEYİME

Bayramlar  tatil için bir sebep değildir. Tatilin özel bir  nedeni vardır. Çalışan insanların yıllık izinlerinde, imkanları nispetinde,  memleketlerine veya tatil kentlerine gitmeleri çok doğal bir harekettir. Haklarıdır da. Çünkü, çalışanların da dinlenmeye ihtiyaçları vardır. Bütçelerinin kapasitesi kadar tatil imkanını kullanırlar. Bu imkanı bulamayanlar, evinde ve çevresinde  dinlenmeyi tercih ederler.
Bayramları, tatil fırsatı olarak kullananların,  maalesef,  bir kısmı  bayramı görmeden, veya görüp te evine ulaşamadan, yollarda kalmaktadırlar. Bu hırs nedir? Normal zamanda tatil yapma imkanı varken, yılda iki kez gelen bayramlarda evinde oturup, eş dost, akrabalarla bayramlaşmak, sohbet etmek, bayramı doya doya yaşamak varken,  “Hayır 3 gün için de olsa tatil beldelerinde bayramı geçireceğim, denize gireceğim , bayramlaşmak sa orada bayramlaşırım “ demek bayramın kutsiyetine hem saygısızlık ve hem de onu  kişisel çıkarları için kullanma açısından “hakaret” sayılmaz mı?
Neden bu duruma geldik?
Teknolojinin gelişmesi mi, gelenek ve görenekleri kulak arkası etmek mi, yoksa, insanlarımızın yaşam biçimi anlayışının değişmesinden midir?  Bilemiyorum.
Çocukluğumun geçtiği , 2. DÜNYA SAVAŞI nda, top seslerinin geldiği Artvin’de, hatta orta yaşlarımın  yıllarında, bayramların bir değeri, haysiyeti ve saygınlığı vardı.
Bayramın yaklaşması, aileleri, kişileri, yani toplumu heyecanlandırırdı. Top sesleri arasında, aileler, haftalar öncesinden hazırlığa başlarlardı.  Evlerin yıkık dökük kısımları tamir edilir, badana yapılır, eşyaların kırık yerleri tamir edilip boyanır, eksikler temin edilir, giysilerin yırtık yerleri dikilir, yama yapılır, yıkanır, ütülenir, ayakkabıların delikleri tamir edilir,  lastik bez ayakkabılar üstübeç, tebeşir  veya kireçle boyanır, tüm bunlar bayram sabahına kadar giyilmez, özenle muhafaza edilirdi.  Özellikle, çocuklar için “Bayramlık” denen ayakkabı, gömlek, çok nadir pantolon, caket ve takım elbise alınır, bayrama kadar onlarla yatardık. Her  evde tatlılar hazırlanır, fırına verilirdi.. Aile büyükleri, bayramlaşmaya gelecek çocuklar için  bozuk para, şeker ( ÖZELLİKLE AKİDE VE KESM E  ŞEKER )  mendil  hazırlarlardı.

Hiç kimse “uzaklara gidip tatil yapmayı, bayram  hazırlığından kurtulayım” diye  düşünmezdi,.Sadece çok yakında kalan, anne,baba ve akrabalarda bayramı geçirmek normaldi.
Bayram sabahı erken kalkılırdı. Bayramlıklar giyilir, Büyükler sakal  tıraşı ve saç  bakımı yapar, bayram namazına giderlerdi. Namaz bitiminde herkes bayramlaşır ve eve dönerlerdi.  Küçükler büyüklerin  ellerini öper, büyükler de birbirleriyle bayramlaşır, yanaklardan öpülür ve kahvaltıya oturulurdu.
Çocuklar harçlıklarımızı ve keseye benzer torbamızı da alarak, akrabalarımızın sonra da komşularımızın  önce büyüklerinin, sonra diğerlerinin  ellerini öpmeye giderdik. Genelde çok para veren büyüklerimize  öncelik verirdik. Kimi para, kimi şeker kimi sadece mendil, bir kısmı da  mendille para verirdi.  Öpme işini bitirince, topladığımız paralardan hoşlandığımız  yemiş alırdık. Ben  hurmayı çok sevdiğim için, delikli sarı yüz para ile bir torba kağıdı hurma kurusu alır, bayram yerine giderdim.

Bayram yerinde, halkacılar, atıcılar, dönme dolaplar, atlı karınca cambazlar  vardı. Son zamanlarda, silindir ,üstü açık büyükçe bir yerde motosikletle  motosikletle duvarda dönmesini hayretle seyreder, "Bu adam neden düşmüyor" diye merak ederdik.
Paramızın tümünü harcayarak eve dönerdik.

Büyüklerimiz evde kalır, bayramlaşmaya gelen akraba, dost ve komşuları karşılarlardı. Onlara tatlı, şeker ikram eder  ve kolonya  dökerlerdi. 

İkici günü iadeyi ziyaret başlardı. Birlikte giderdik. Adet öyleydi. Bizim de işimize gelirdi.
Üçüncü gün ailece, gidilecek büyük kalmayınca, eğlenceli bir yere veya pikniğe gidilir, dinlenilirdi. Böylece, top sesleri arasında  herkes mutlu, adına laik bir bayram geçirmiş olurduk. Ne kaza haberi, ne trafik faciası ne de terörist katliamı haberi alacak bir endişemiz yoktu.Bayramları, araç olarak kullanmak, zehir olacakmış gibi bir endişemiz de yoktu.  O dönemde sadece savaşın sonucu  güncel konulardandı.
AŞIK  DENEN NESNE.

Bana sorsanız “Geçmişteki o günleri arıyor musunuz, o günleri tekrar yaşamak ister misiniz? “diye, hiç tereddütsüz “evet” derim.
Kendim için o günleri bir daha göremeyeceğime inanıyorum. Ama, o günlerin tekrar gelmesini, bu gün yaşayan ve yaşayacak olan çocuklar için istiyorum.
AŞIK OYUNU OYNAYAN ÇOCUKLAR

 Bu günkü çocuklar  çocukluklarını yaşayamıyorlarki. Dört duvar arasında, bilgisayar, atari ve son yılların hastalığı olan cep telefonuyla yaşam sürüyorlar.
 Bu yaşamak değil. Doğal ortamdan, yeşillikler den, meydanlar dan, koşmak tan, çelik çomak tan, mendil kapmaca dan, hayvanların eklemlerinden çıkan aşık tan, körebe den, seksek ten, uzun eşek ten, bilyeler den, çaput toptan elim sende den,çember çevirme den, uçurtma uçurtmak dan  vs. vs den uzak yaşayan çocuklar yaşadıklarını mı zannediyorlar?

 Ben yenilikçiyim. Bir taraftan da geleneklerimizin  korunması taraftarıyım. Teknoloji taraftarı olmama rağmen onu kötü amaçlar için kullanılmasına da karşıyım. En basitinden, cep telefonu haberleşmek için kullanılır. Otobüste, yolda , arabada, okulda ve evde , elden düşürmeyecek  kadar  kullanılmasına karşıyım. Bu nedenlerdendir ki yaşadığım o mutlu, huzurlu çocukluk çağımı unutmuyor, her zaman hatırlıyorum.
Bu düşüncelerimi benimsemeyenler çıkacaktır. O kişiler, aynı apartmanda , kapıları karşı karşıya olup birbirine selam vermeyenlerdir.  Bayramların güzelliğinden nasibini almamış olanlardır. Bayramları, kişisel çıkarlarına  alet edenlerdir.
Umurumda da  değil…





19 Mayıs 2015 Salı

MİLLİ BAYRAMLARIMIZ






19 Mayıs

Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı

Burhan Bursalıoğlu

Her yıl 19 Mayıs tarihinde  Ülkemizde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde  kutlanan  millî bayramlarımızdan biridir.
. 19 Mayıs,  İtilaf Devletleri'nin işgaline karşı Türk Kurtuluş Savaşı'nın başladığı gün olarak kabul edilmiştir.
Gençlik ve Spor Bayramı, ilk defa 24 Mayıs 1935’te "Atatürk Günü" adı altında kutlanmıştır. Beşiktaş'ın girişimleriyle Fenerbahçe Stadı'nda kutlanan bu ilk 19 Mayıs, Galatasaray ve Fenerbahçeli yüzlerce sporcunun da katılımıyla bir spor günü haline gelmiştir.

Bu organizasyondan bir süre sonra gerçekleşen Spor Kongresi'nde söz alan Beşiktaş Kurucu Üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni kutlanan Atatürk Günü'nün tüm gençliğe mal edilebilmesi için "19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı" adı altında her yıl yapılmasını teklif etmiş ve  Kongrede oylanan bu öneri kabul edilmiştir. Bu kararı Atatürk' de onaylayarak  yasalaşmıştır.

 20 Haziran 1938 tarihli kanunla "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra "Atatürk'ü Anma , Gençlik ve Spor Bayramı" adını almıştır.

Son 10 yıla kadar, her yıl 19 Mayıs günü Atatürk'ü Anma , Gençlik ve Spor Bayramı   adı altında, Kuzey Kıbrıs dahil,Türkiye'nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanırdı.


 Kutlamalar, üzerinde "Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına" yazan ve "Sevgi Bayrağı" olarak adlandırılan dev bir bayrak  Samsun'un Kurtuluş Yolu'ndaki Tütün İskelesi'nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak, Cumhurbaşkanına sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir. 

Samsun'dan yola çıkarılarak Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Kırıkkale'den sonra, 19 Mayıs törenlerinde, Ankara'da Cumhurbaşkanına sunulurdu.
Cumhuriyet'le yaşıt olan bu kutlamalar sadece Cumhurbaşkanı'nın katılımıyla Ankara'da gerçekleşmekle sınırlı kalmaz, ülke genelinde stadyumlarda kutlanırdı.

 Ama 2012'de, Mayıs ayında havanın soğuk olacağı ve bu açıdan öğrencilere ve vatandaşlara yük olmaması gerekçesiyle başkent Ankara dışındaki illerde, stadyumlarda kutlanması Mili Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğü'nce okullara gönderilen bir yazıyla engellenmiştir.

O tarihten itibaren orta öğretim öğrencilerin gösterileri okul bahçesinde yapılmaktadır.
Umarım ileriki yıllarda, eskisi gibi statlarda kutlamalar ve gösteriler yapılır.
19 Mayıs, Atatürk'ü Anma Gençlik Ve Spor Bayramı'nın 96. yılı tüm Gençlerimize ve Ulusumuza kutlu olsun.



7 Mayıs 2015 Perşembe

ŞİİR DÜNYAMIZ





NAZIM HİKMET'in  TANYA  ŞİİRİ



zoe’ydi adı
ismim tanya dedi onlara
(tanya;
bursa cezaevinde karşımda resmin
bursa cezaevinde,
belki duymamışsındır bile bursa’nın ismini
bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
bursa cezaevinde karşımda resmin

sene 1941 değil artık, sene 1945
moskova kapılarında değil artık
berlin kapılarında dövüşüyor artık seninkiler
bizimkiler
bütün namuslu dünyanınkiler..
tanya;
senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi
seni astılar memleketini sevdiğin için
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim
ama ben yaşıyorum
ama sen öldün
sen çoktan dünyada yoksun
zaten ne kadar az kaldın orada
on sekiz senecik…
doyamadın güneşin sıcaklığına bile…
tanya;
sen asılan partizan, ben hapiste şair
sen kızım, sen yoldaşım
resmin üstüne eğiliyor başım
kaşların incecik, gözlerin badem gibi
renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil
fakat yazıldığına göre koyu kestaneymişler.
bu renk gözler çok çıkar benim memleketimde de…
tanya;
saçların ne kadar kısa kesilmiş
oğlum memet’inkinden farkı yok
alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi
rahatlık ve rüya veriyor insanın içine.
yüzün ince uzun, kulakladır büyücek biraz,
henüz çocuk boynu boynun
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan
süsünü sevsinler mini mini kadın.
arkadaşları çağırdım bakıyorlar resmine;
_tanya
senin yaşında bir kızım var.
_tanya
kız kardeşim senin yaşında
_tanya
senin yaşında sevdiğim kız
bizim memleket sıcaktır
bizde kıslar tez kadınlaşır..
_tanya
senin yaşında kızlarla
okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız
tanya;
sen öldün ne kadar namuslu insan öldü
ve öldürülmekte
ama ben,
söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana
ama ben yedi yıldır kavgada
hayatımı tehlikeye koymadan
hapiste de olsa da yaşıyorum)
sabah oldu tanya’yı giydirdiler
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu
iç etmişlerdi onları
torbasını giydirdiler
torbada benzin şişelesi, kibrit,
kurşun, tuz, şeker….
şişeleri boynuna astılar
torbasını verdiler sırtına
göğsüne bir de yazı yazdılar
“partizan”

köyün meydanına kuruldu darağacı
atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri
zorla seyre getirdiler köylüleri
iki sandık üst üste
iki makarna sandığı
sandıkların üstüne yağlı urgan sallanır
urganın ucunda ilmik
partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına
partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik..
nazlı boynuna ilmiği geçirdiler
bir subay fotoğrafa meraklı
bir subay elinde makine; kodak
bir subay resim alacak
tanya seslendi kolhozlulara ilmiğin içinden
“ _ kardeşler üzülmeyin gün yiğitlik günüdür.
soluk aldırmayın faşistlere
yakın, yıkın, öldürün….”
bir alman vurdu ağzına partizanın
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan
fakat askerlere dönüp devam etti partizan:
“_ biz iki yüz milyonuz
iki yüz milyon asılır mı?
gidebilirim ben
ama bizimkiler gelecekler
teslim olun vakit varken…”
kolhozlular kan ağlıyorlardı,
cellat çekti ipi
boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun
fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi insan
“_ kardeşler
hoşça kalın
kardeşler
kavga sonuna kadar
duyuyorum nal seslerini geliyor bizimkiler…”
cellat bir tekme attı makarna sandıklarına
sandıklar yuvarlandılar
ve tanya sallandı ipin ucunda…



23 Nisan 2015 Perşembe

MİLLİ BAYRAMLARIMIZ




OSMANLI İMPARATORLUĞU YIKILDI MI?

Burhan  Bursalıoğlu 


Büyük  Millet Meclisi ve  Hükümetinin kuruluşunun 95. Yılını bu gün anıyoruz.
Bir çok tarihçi, yazar, Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığını ve yerine  Türkiye  Cumhuriyeti’nin kurulduğunu yazar ve söyler. Doğru mu acaba?
Bir devlet nasıl yıkılır?

 Bir başka devletin istilasına uğrar, bir savaş sonunda yenilir, işgal edilir, topraklar galip devletin sınırları içine alınır, yok edilir, insanlara kötü muamele edilir  ve  bir kısım insanlar memleketlerini terk eder. Kısaca devlet, galip devletin bir eyaleti olur, tarihten silinir. Dünya'da pek çok bunun örnekleri var.
Osmanlı İmparatorluğu bunlardan herhangi birine maruz kaldı mı?     Hayır. 
Gerçi  birinci Dünya Savaşına Almanların yanında  ve Balkan savaşına   katıldı. Bazı  cephelerde yenildi, bazı cephelerde de kazandı.  Bu  savaşların sonucunda,  Sevr anlaşması nedeniyle , Osmanlı yönetiminin rızası ile, bazı bölgeler galip devletler tarafından işgal   edildi.

Bu durum, bir devletin yıkılması  ve ortadan kalkması  anlamına gelmez. Çünkü, yaşanan  olumsuz olaylara  sebebiyet verenler, Padişah  ve Hükümet ‘ti. Onlar da iş başında idiler. Hatta, İstanbul ‘da bulunan milli meclis, kamu ve özel sektörler, ordunun bir kısmı  tasfiye  edilmiş olsalar da, diğer bir kısmı görevde idiler.
19 Mayıs 1919  tarihinde, Osmanlı Padişahı   ve Hükümetinin  görevlendirdiği Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişiyle başlayan olaylar  ve Yurdun bazı bölgelerinin işgal edilmiş olmalarının yarattığı infial  ve işgalcilerin yurt dışına sürülmesi için başlatılan mücadelenin  başarılı olması için, Ankara’da  yeni bir hükümetin şart olduğuna  inanan Mustafa Kemal ve arkadaşları, ikinci bir hükümeti  23 Nisan 1920 de  kuruyorlar. 

İkinci  hükümet diyorum, çünkü Osmanlı yönetimi Anadolu'daki olayları kabullenmiyor, hatta Mustafa Kemal’in öldürülmesi için de emir veriyor. M.Kemal, İstiklal Mücadelesini kazandı, tüm işgal edilen yerler geri alındı.
Mustafa Kemal, in bu hareketi,  Padişahı ve İstanbul Hükümeti’ne karşı bİr baş kaldırı olarak düşünülebilir.  Ama,  Mustafa Kemal’in asıl amacı  Osmanlı rejimini değiştirmek,  daha özgür, demokratik, modern ve adil bir sistem getirmektir.
Bütün zorluklara karşı başarılı oldu.  Padişah ve Ailesi yurt dışına kaçtı. 

Osmanlı İmparatorluğu adı, Türkiye Cumhuriyeti olarak değiştirildi. 
Kültürde bir değişiklik olmadı. Aynı dil, din, ırk bayrak aynı.  Yurt, halk, ordu aynı.  Değişen bir şey yok. Değişen sadece, hanedan yönetimi . Yerine, İnsana değer veren, halka her konuda özgürce hareket etme  yetkisi veren, adaleti getiren, modern  bir devlet anlayışı olan Cumhuriyet yönetimidir.
İşte bu nedenle,” Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı, yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu” saptamasını  doğru bulmuyorum.
Oligarşi bir  yönetimin yerine getirilen Cumhuriyet’in  temeli 23 Nisan 1920 de kurulan  Büyük Millet Meclisi  Hükümetidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği 23 Nisan’larda coşkulu  bayramlar yaparak, hem  hafızamızı  canlı tutmakta, hem de, çocuklarımızın yetenek ve başarılarının sergilenmesine şahit oluyoruz.
Umarım  kesintisiz olarak 23 Nisanlar ebediyen kutlanmaya devam eder.

Ulusal Egemenlik ve Çocuk  Bayramımız tüm çocuklarımıza kutlu olsun. 

17 Nisan 2015 Cuma

KÖY ENSTİTÜLERİ









KÖY ENSTİTÜLERİ  75  YAŞINDA

Burhan Bursalıoğlu

Bu gün Köy Enstitülerin  75. Kuruluş yıldönümüdür.Her yıl olduğu gibi, Ülkemiz için çok faydalı olduğuna inandığımız bu okulların cinayet gibi kaldırılması nedeniyle, kuruluş yarihi olan her 17 Nisan’da anıyoruz. Daha doğrusu belleklerimizin  köşelerinde unutulmaya bırakılmışların kurcalanması, yüzeye çıkarılarak bilgilerin tazelenmesidir. Bu nedenle,   Köy Enstitüsünün açılmasını mecbur kılan, zamanın Türkiye’sinin sosyal yapısına göz atmak gerek..

1935 verilerine göre  16 milyon nüfusumuzun 12 milyonu köylerde yaşıyor. Bu kütle, ilkel bir şekilde tarımla uğraşıyor. Köy ve toprak ağaların emrinde,onlara bağımlı şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar.
 40 bin köyün 35 000 inde okul ve öğretmen yok. 1 700 000 çocuktan sadece 300 000 i okula gidebiliyordu. Bunlardan sadece binde biri bir üst kademedeki okullara devam edebiliyordu.  Geri kalan çocuklar ise ailelerine yardımcı oluyor, zamanla da 

okuduklarını unutuyorlardı. Yüzdeye vurduğumuzda, erkeklerin % 76.7 si, kadınların % 91.8 zi okur yazar değildi. Mevcut öğretmenlerin %78 zi kentlerde çalışıyor. % 22 si de okulu olan 4-5 bin köyde çalışmaktadır. Şehirlere alışkın olan öğretmenler, uyum sağlayamama nedeniyle köylere gitmeyi düşünmezlerdi.
İlkel de olsa, üretim araçları ağaların elindeydi.. 

Köye,çiftliğe,mezraya herhangi bir doktor ,hemşire, ebe gitmezdi. Hastalar, üfürükçülerin, nuskacıların, ermişler gözü ile bakılan kişilerin eline bırakılırlardı. 
        Neredeyse tüm Anadolu’nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular.

1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15,000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştı. Aynı dönemde 750,000 yeni fidan dikilmişti. Oluşturulan bağların miktarı ise 1,200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. Yol yapılmıştı. 
Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirilmişti.

. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde köylülerin yardımıyla  okul binası  yapabilecek kadar inşaat bilgisi  olanlardı. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda zirattçılık, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık ve marangozluk konularını da uygulamalı olarak öğreniyordu. Enstitülerin hepsinin kendisine ait tarım arazileri, atölyeleri vardı.

Bu sayede öğretmenler kendi okullarını gittiği köyde köylülerin işbirliği ile inşa ediyor ve devletin okul yapmasına gerek kalmıyordu. Köy enstitülerinden mezun olan öğretmenlere yetiştirildikleri branşa ve gönderilecekleri köye göre 150 parçaya varan alet ve edevat veriliyordu. Öğretmenler bu alet ve edevat ile köylülerin de yardımıyla köy okulunu inşa ediyor ve köylülere hem modern tarım tekniklerini hem de okuma yazmayı ve hatta müzik aletleri çalmayı öğretiyordu.

Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde 1308 bayan ve 15,943 erkek toplam 17,341 köy öğretmeni yetişmişti. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar, Mehmet Uslu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir.


        Çocuk yaştaki Köy Enstitüleri  öğrencileri, çıkarlarına dokunulacak diye bazı  kodamanlar tarafından boy hedefihaline getirildi.
  Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında , henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” söylemiştir. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.

        CHP  “Çiftçiyi Topraklandırma” adlı yasa taslağını TBMM ne getirdiğinde, birçok Milletvekili istifa etti. Bunlar Demokrat Partiyi kurdular. Bilindiği gibi bunların çoğu, toprak ağası, köy ağası, şeyhler, dedeler olup söz sahibiydiler. Tabiatıyla Köy  Enstitüsüne karşı olacaklardı.   

                                                                                                    Yetişen gençler, babalarına benzemiyor. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlar. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar. Ağaların önünde baş eğmiyorlar. Bilime önem veriyorlar. Ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlar. Hak hukuk aramaya başlıyorlar. Atatürk İlke ve İnkilaplarını, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya çalışıyorlar. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmaz. Hatta CHP sinde kalanlar içinde de, Köy  Enstitüsüne karşı homurdananlar gün geçtikçe çoğalmaya başladı. . Güçlerinin çok azalmasını, istifaların durdurulması lazımdı. .

 Bir gün,  Kepirtepe Köy Enstitüsüne ziyarete giden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bir kız öğrenciye, çantasında neyin olduğunu sorar. Kız çantayı açar,göstererek, “ Bir  parça ekmek, bir parça köfte ve  birde Dünya Klasiklerinden bir kitap “der. İnönü mutlu olur. Etrafındakilere dönerek,  “ Ne zaman Türkiye’de, erinden generaline,  sade vatandaşından Cumhurbaşkanına kadar, herkes, ekmekle kitabı bir araya getirebilirse, gerçek kalkınma başlamıştır demektir “ diyen İnönü, yandaşlarının baskılarına dayanamayarak, Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguc’u görevden alarak, MEB na Reşat Şemsettin Sirer’i getirdi. Tonguç, önce Talim Terbiye kuruluna, sonra da bir okula öğretmen olarak atanır. Sirer, 

1947 de, “tüm Köy Enstitülerinin kuruluş özelliklerinin ortadan kaldırıldığını, bu okulların sıradan bir köy okulu olduğunu “ söyleyerek, müfredat programını değiştirdiler. Böylece, erimekten korkan İnönü’nün sırtından da yük kalkmış oldu. İşte bu dönem,  sağcılara yaranmak, CHP yi toparlamak için okullarda din dersleri ve İmam Hatip Okullarının  açılması  dönemidir.
        1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 nolu yasa ,ile uygulamaya tamamen son verdi.

        KÖY ENSTİTÜLERİ KAPANMASAYDI NELER OLMAZDI?

Köyden kente göçler olmazdı
Yoksulluk, hırsızlık, gasp olmazdı.
Okumayan çocuk kalmazdı.
Çorak toprak kalmazdı.
Boşa akan, kullanılmayan,değerlendirilmeyen su kalmazdı.
Dışardan sanayi ürünü almazdık.
Dışardan tarım ürünleri almazdık.
İhracatımız ithalatımızdan az olmazdı.
Heykeller yıkmazdık, resimler yırtmazdık.
Üretim yapmayan fabrikalar açmazdık.
Üretim yapan fabrikaları yıkmazdık.
Özelleştirme olmazdı.
Terör olmazdı.
301 ri tartışmazdık
Terör cinayetleri olmazdı.
Paralı eğitim olmazdı.
Dershaneler  olmazdı.
81 ile öğretmensiz, araç gereçsiz üniversite açmazdık.
Siyasi cinayetler olmazdı. Hapishanelerimiz dolup taşmazdı.
İMF nin oyuncağı olmaz ona yalvarmazdık.
AB ye yalvarmaz, küçük düşmezdik.
İhtilaller olmazdı.
Kimse bir karış toprak istiyemezdi.
…………
…………
İşte olmayanların bir kısmı
Neler kaybetmişiz neler.




KÖY ENSTİTÜLERİNİN BAŞARDIKLARI

Yüz yıllardır biriken feodal toplumun üretim ve yaşam biçimini ortadan kaldırmaya başlamıştı.
Bilimsel ve felsefi anlamda laik eğitimin başlamasına öncülük etmişlerdir.
Sanayi için eğitilmiş nitelikli iş gücü oluşmaya başlamıştır.
Sanat, edebiyat, bilim ve teknoloji de olumlu beklentiler oluşmuştur.
Atatürk’ün özlediği dem okratik toplum ve kültür için kurumsal alt yapı oluşmaya başlamıştı.
Ataerkil toplumdan, çekirdek , aile toplumuna dönüş belirtileri vermeye başlanmıştı.
Ezberci değil, analitik düşünen, sorgulayan birey yetiştiren demokratik ve üretici eğitim başlamıştı.
Yaşamını yitirmiş, Köy Enstitüsü mezunlarına, Köy Enstitülerinin kurulmasında emeği geçen tüm görevlilerinden , aramızdan ayrılanlara Allahtan  rahmet diliyor, aramızda olanlara uzun ömürler diliyor, saygılarımı sunuyorum.



Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Blog Arşivi

İzleyiciler

Fish

Oturum aç