6 Haziran 2009 Cumartesi

G


BODRUM GÜNLÜĞÜM


Burhan Bursalıoğlu


İlerisi için, Bodrum her ne kadar tedirginlik belirtileri gösteriyorsa da, burada bedenim, kafam rahat ediyor. Ufak tefek ağrılar yok oluyor. Başım dinleniyor.İstanbul’da gece saat 2-3 lere kadar uyuyamayan Burhan’ a , burada 12 de uyku geliyor. İstanbul’da eşim saat 9 dan önce kalkamazken, 6.30 da benim gibi ayakta oluyor, daha çok hareket ediyor,. daha zevkli yürüyüş yapıyoruz.

Bu kış Bodrum’da son 20 yılın en şiddetli yağmuru yağmış. Birçok evi su basmış, pergolalar uçmuş, fidanlar devrilmiş vs. Tabi bizde de ufak tefek hasar oldu. Onları tamir etmek ,gidermeye çalışmak bana zevk veriyor. Bahçeyi ekmek, sulamak, budamak, ilaçlamak sanki ezelden bahçıvanmışım gibi haz duyuyorum. Hele , hele kitaplarımın tozunu almak, onları tekrar tasnif edip düzenlemek en sevdiğim uğraşlardan oluyor.

Sabah 6.30 da kalktıktan sonra, , bahçeyi dolaşıyorum. İncir, kayısı, erik, nar, ayva, limon, armut mandalina ağaçlarımın arasına, 2008 in Eylülünde diktiğim dut fidanının verdiği siyah duttan 2-3 tane yiyorum. Yeni ektiğim çimleri suluyor, çiçeklerimin, özellikle güllerimin kuruyanlarını kesiyor, sulanacakları suluyorum. Sonra 1 saatlik yürüyüş, duş ve kahvaltı. Bahçede, pergolanın altında, çiçek ve güllerin yaydığı kokuların arasında, cıvıl, cıvıl serçelerin nağmeleri altında, bazen arılarla , kedilerle dostça, ortaklaşa yaptığımız kahvaltıda aldığım zevki , çok yerde bulmak olanağım olmadı. 9.30 a kadar ekstra iş olmazsa, işlerim bitiyor. Sitenin marketine gidip gazetemi ve diğer lüzumlu ihtiyaçlarını alıp , bahçede gazetemi, zamanım varsa kitabımı okuyor, öğleye kadar da bilgisayarda, gelen maillere, gazetelere, şöyle bir göz gezdirerek , neler yapılacaksa yapıyor ve öğleyi buluyorum. Bu arada saat 10 da eşim denize iner, ben evde daha sakin ortamda, karışanım olmadığı için, okuyacaklarımı kesintisiz devam ettiririm.

12 de eşim gelir. Duş ve yemek faslından sonra, öğle güneşinin etkisini azaltan kadar, ev içi işler yapılır ve saat 15 den sonra Turgut reis, Bodrum Yalıkavak’tan birine gidilir, yapılacak bir şey varsa o yapılır, marketler gezilir,bir çay bahçesinde dinlenilir ve 18-19 civarında eve gelinir.

Akşam sulaması, yemek, sonra da özellikle eşimin dizileri başlar. Ben de bilgisayarın önüne oturarak gerekli çalışmalarımı tamamlamaya çalışırım.Bodrum’ da haftanın hemen, hemen her günü Pazar oluyor. Salı, Perşembe, Cuma günleri Bodrum’un; Çarşamba günleri Orta kent-Yahşi’ ve Gümüşlük’ün , Cumartesi Turgutreis’in, Perşembe günü de Yalıkavak’ın pazarıdır.

Pazarı çok olan yerin müşterisi de çoktur. Bu bakımdan gelen turist çok fazla. Ama bunlar sadece kuru kalabalık yapmaktalar. Mağazalar bom boş. Esnaf tavla atıyor. Ben gelenlere “Pazar turisti” diyorum. Yakın Yunan adalarından, özellikle KOS adasından sabah gelip akşam giderler. Akşam gelip, sabaha kadar dolaşıp, eğlenerek, sabah gidenler de oluyor. Şişmanı –zayıfı, yaşlısı- genci, kısası – uzunu, minilisi – midilisi, mini minilisi – pantolonlusu, giyiniklisi – çıplağı, beyazı – karası, her çeşidi var. Bazıları da yani, göz zevkini okşamıyor değil…

Dün özel ziyeretlerimiz de vardı. Emirgan İlkokulu mezun öğrencilerimin anımsayacakları, sınıf ve okul arkadaşı Hatice Sezgün’ün, ameliyat olan babası Bilal Sezgün ‘ü ziyarete gittik. Hatice’nin ana okuluna giden , tıpkı Hatice’nın ikizi olan , ikizlerinin büyümüş hallerini görünce sevindik. İkizlerin babası Fatih’i de daha gençleşmiş gördüm. Galiba ikizler, babalarını hiç üzmüyorlar. Bu arada , Hatice’nin ağabeyi, Kamil Sezgün’ün 8 aylık eşi ‘ile de tanışmış olduk.

Sonuç olarak şunu belirtmek istiyorum. Bodrum, ilk yazımda da dikkat çektiğim gibi, eğer bu güzelim beldeye bakılır, gereken ihtimam gösterilir, yasaklara riayet edilir, yasalar uygulanır, halk beldelerini korursa, Bodrum, daha çok yıllar , zevkli hizmetini vermeye devam eder.


4 Haziran 2009 Perşembe

T A N I T I M





BODRUM’DAN SELAM


Burhan BURSALIOĞLU


Kimi hastalıklarla, kimi ziyaretlerle, en iyisi de dostlarla yapılan toplantılar ve görüşmelerle geçen bir kış aylarının sonunda, dört gözle, İstanbul’un kasvetli havasından, örümcek ağı misali trafiğinden, kapanan yollarda çekilen çilelerden kurtulma isteğiyle, bir an evvel, Bodrum’un sessizliğine, güneşine, nemsiz kuru havasına, yazlık dostlara kavuşmak istedik.

Hareket günümüzden bir gün evvel, bildiğiniz gibi, oğlumun ani kalp krizi geçirmesi nedeniyle, hareketimizi, zorunlu olarak 10 gün geciktirme durumunda kaldık.

Neyse ki bu vahim olayı az hasarla atlatarak, hastadan da izin alarak Bodrum’a ulaştık.

Bodrum bildiğiniz bodrum değil. Çehresi her yıl değişmekte. Daha önce gördüğümüz toplu yeşillikler yok olmuş. Yeşillikler sitelerde, yazlık villalar arasında, el emeğiyle büyütülen hallerini görüyorsunuz..

Yerden, pıtırak gibi yükselen yazlıklar, villalar, ve oteller. Bozuk ve çukurlarla dolu yollar.. Üstelik ilk defa gördüğüm 3 katlı villalara da başlanmış. Oysa ki burada ÜÇ KAT yasak.. Anlaşılan Bodrum seçim sonuçları nedeniyle cezalandırılmaktadır. Umarım yanlış düşünüyorumdur.

Bazen düşünüyorum da, bu yarımada, her yıl yüklenen beton ağırlıklarını ne zamana kadar kaldırabilecek? Kuşkusuz, daha çok ağırlık taşır da, geçtiğimiz yılların temizliğini, havasını, denizin berraklığını, boş olan yollarını, güneşini, tenhalığını, sakinliğini, sessizliğini arayacak mıyız? Galiba arayacağız. Daha şimdiden trafik yoğunluğu başlamış. Çöp kamyonları çoğalmış. Harıl, harıl çöp taşımaktalar. Oksijen azalıyor. Sahillerde boş yer kalmamış. Her kişi ve kuruluş parsellemiş. Sıkıntısı olan su, daha da büyük sorunlar çıkaracağa benziyor. Yeni yeni tanınmayan markalarda damacana ile satılan sular çıkmış. Bodrum’un beyaz rengi çoğalmış. Her yer bembeyaz. Müteahhitler iyi çalışıyor. .

Bu güzelim turistik belde, her geçen yıl tabiiliğini, özelliğini, “al beni” liğini kaybetmektedir.

Kasitli çıkarılan orman yangınlarının da verdiği zarar cabası. Ne hikmetse, yanan ormanın, çalılığın yeri, ertesi yıl betonlaşmaktadır.

Kim ne derse desin, birileri bu güzel yurt köşesini mahvetmek için, ellerinden ne geliyorsa yapmaya devam etmektedirler. Bundan sonra da devam edecek gibi görünmektedir.

Özlemle geldiğimiz Bodrum’da, bu tür olumsuzluklarla karşılaşacağımızı tahmin ediyorduk. Ama fazla iyimser düşünmüşüz. Bu nedenle de gelecek için kaygılanmakta haklı olduğumu zannediyorum.

Gerek Hükümet, gerek Bodrum’un kamu ve sivil toplum kuruluşları, belediyeler ve Bodrum halkı, Bodrum’u sevenler, ileriki yıllar için tedbir almazlarsa, 5-10 sene sonra burası yaşanmaz olur.

Bizden söylemesi. Son pişmanlık çare değildir. Bir an evvel Bodrum’u kurtarmak lazımdır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Burada günler güzel geçiyor.

Bundan sonraki yazımda , geçen günlerimden kesitler anlatacağım..

1 Haziran 2009 Pazartesi

SAĞLIK


Kerem AKCASU


ONU YEME, BUNU YEME




Özellikle son 15 senenin yeni modası doktorlar tarafından söylenen. Onu yeme, bunu yeme. Özellikle tadı güzel olan hiç bir şeyi yeme. Kırmızı et yemek yasak. Yumurta zinhar yasak. Kahve, çay, kuruyemişin adini bile ağzına almayacaksın.

Yiyen ölüyor da yemeyen kazık mı çakıyor? Eskilerin “Can boğazdan gelir” sözü boşa gitti. Hepimiz otobur olduk. Proteinsizlikten kafamız çalışmaz oldu. İnsanlar neyi yiyip neyi yemeyeceğini düşünmekten sinir ve tansiyon hastası oldu. Bir akrabamın çok güzel bir sözünü aktarmak istiyorum: “Sen hiç stresten tırnaklarını yiyen şişman gördün mü?” Cani sıkılan birçok insanin yanındakine söylediği ilk laf “Gel surdan bir şeyler yiyelim de keyfimiz yerine gelsin” değil midir? Neden yemeyerek kendimizi daha fazla strese sokuyoruz ki?

Kırmızı et ve yumurta üzerinde duracağım. Diyorlar ki “İnsan vücudu et yemek üzerine tasarlanmış, gelişmiş değildir”. Niye kopek dişimiz var o zaman? Acayip düz ve belki saçma bir iddiam var. Doktorlar çok kızacak eminim. İster evrim deyin, ister yaradılış deyin ama ağzımızdaki 32 adet dişin 4 tanesi kesici köpek dişi olduğuna göre yediğimizin sekizde biri de et olacak arkadaş. Bu kadar basit. Otobur hayvanların bile birçoğu doğum yaptıktan sonra besin yani protein değeri çok yüksek olan kendi plasentasını yer. Yumurtaya geleyim. Gerçi yumurtaya iade-i itibar yapıldı ama gene de yazayım. Yine ister evrim, ister yaradılış deyin; kuzey kutbundan, güney kutbuna kadar dünya üzerinde HERYERDE bulunan ve bulunduğu zaman affedilmeden yenen tek besin kaynağıdır yumurta. Nasıl yasaklanır? Hele vücut protein sentezi üzerine kuruluyken en büyük protein kaynaklarından biri nasıl yasaklanır?

Abuk subuk hastalıklar türedi. Bunlarla ilgili benim şöyle bir şahsıma münhasır iddiam daha var. O kadar steril ve aslında tek yönlü besleniyoruz ki, ALLAH bilir bu günlerde bizi en çok korkutan, başımızın belası olan hastalıklar eskiden beri vardı ama eskiden vücudumuza giren mikrop sayısı o kadar fazlaydı ki vücut hepsiyle boğuşabiliyordu. Ama simdi buluttan nem kapar olduk.

Günün 24 saati et üzerine çalışın, her öğün 1 yumurta götürün, temizine pisine bakmadan her şeyi yiyin dediğim yok tabii ki. Ama sağlıksız olmamızın tek sebebi bence kırmızı et, tereyağı, kuruyemiş vs. yiyip, bol bol kahve ve çay içmemiz değil. Çok daha büyük olan sebepler hayat şartlarının ağırlaşmasından kaynaklanan günlük hayatin stresi, ve çok ama çok daha da önemlisi başta bu yazıyı okumanıza vesile olan bilgisayar olmak üzere teknolojinin ve ürünlerinin korkunç şekilde kölesi haline gelmemiz. İnsan ve hatta tüm hayvan metabolizmalarının üzerine tasarlanmadığı olay et veya ot yemek değil, lök gibi oturmak ve/veya yan gelip yatmaktır. Geçen sene içinde okuduğum bir sözü yazarak son vermek istiyorum:

“Sağlıklı olmak istiyorsanız CANINIZ NE İSTERSE ONU YİYİN, AMA ALMAYA YÜRÜYEREK GİDİN…”