16 Eylül 2010 Perşembe

ŞİİR BAHÇESİ

ÜMİT YAŞAR  OĞUZCAN


GÜLLER AĞLAR İÇİMDE
Ne zaman ayrılık saati gelse
En vazgeçilmez yerinde yaşamın
Duysak ayak seslerini akşamın
Ve sokaklardan elayak çekilse
Bir ürpertiyle duyarım o zaman
Seni çağıran sesi uzaklardan
Ne zaman ayrılık saati gelse
Bir gariplik çöker içime birden
Kalan tek anı gibi bir devirden
Durmadan çalınır o gamlı beste
Sanki bilir dem hazin öykümüzü
Bulutlar ağlar , kararır gökyüzü
Ne zaman ayrılık saati gelse
Bir çaresizliği anlatır gibi
Birden değişir gözlerinin rengi
Mavi solar , koyulaşır yeşilse
Sarınca ruhunu eski bir hüzün
Uçar gider pembeliği yüzünün
Ne zaman ayrılık saati gelse
Uzatsan özlemle dudaklarını
Tüm ağaçlar döker yapraklarını
Ne çiçek kalır ortada , ne bahçe
Sadece uğultusu o rüzgarın
Ve bir umut kırıntısı ‘ belki yarın ‘
Ne zaman ayrılık saati gelse
Bir fırtına çıkmışcasına , büyük
İçimdeki güllerin boynu bükük
Bir zaman kalakalırım öylece
Neden sonra gittiğini anlarım
İçimde güller ağlar , ben ağlarım …
                Ümit Yaşar Oğuzcan


SENİ ARIYORUM 

Şimdi bir an dönerek gerilere, hani
Bir zamanlar beni ölesiye yaşatan
Ellerimi bırakıp sevecen ellerini
Çevremi sımsıcak bir sevgiyle kuşatan
Seni arıyorum.
Bir deniz hıçkırıyor ta içimde, dinle
Giderek yalçın kayalar, kumlar eriyor
Simdi baş başayım bir kıyıda kendimle
Ve bende var ettiğin o ben can veriyor
Seni arıyorum.
Gülerdin bir zamanlar, güneş batmazdı
Baştanbaşa bir gül bahçesiydi ortalık
Renkler ya mavi, ya pembe, ya beyazdı
Oysa şimdi ne yana baksam karanlık
Seni arıyorum.
Varsın ama yoksun. yanımdasın, değilsin
Gözlerim boşuna deliyor geceleri
Tek seni bir kez daha görebilmek için
Daldırıp ellerimi benden içeri
Seni arıyorum.
Ellerim içimde bir kan gölüne batıyor
Bağırıyorum kimseler duymuyor sesimi
Dişlerim hırsla dudaklarımı kanatıyor
Ve senden uzakta verirken son nefesimi
Seni arıyorum.
Bu son aldanışım, son yıkılışım olacak
Gelsen de boş artık gelmesen de, ben yokum
Yine de son bir ümit kırıntısıyla, bak
O her şeyi yitirdiğim anda bulduğum
SENI ARIYORUM…
             
Ümit Yaşar Oğuzcan


DAĞ RÜZGARI
Kaderde senden ayrı düşmek te varmış
Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim..
Seni tanımadan
Hele seni böyle deli divane sevmeden
Yalnızlık güzeldir diyordum
Al başını, kaç bu şehirden
Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git
Git gidebildiğin yere git diyordum
Oysa ki, senden kaçılmazmış
Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.
Bilmiyordum.
Yine de dayanmağa çalışıyorum işte
Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
Rüzgar güzel bir koku getirmişse
Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum
Yaşamak seninle bir başka zamanı
Bir başka zamanda seni yaşamak
Her şeyden önce sen
Elbette sen
Mutlaka sen
İster uzaklarda ol
İster yanı başımda dur
Sen ol yeter ki bu zaman içinde
Ben olmasam da olur
Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır
Bitmiyorsun
Çaresizliğim gün gibi aşikar
Su olup çeşmelerden akan güzelliğin
İnceliğin ışık yüzüme vuran
Sen güneş kadar sıcak
Tabiat kadar gerçek
Sen bahçelerde çiçekler açtıran
Sudan, havadan, güneşten yüce varlık
Sen, o tek sevgi içimde
Sen görebildiğim tek aydınlık
Bir nefeste benim için al
Havasızlıktan öldürme beni
Bulutlara, yıldızlara benim için de bak
Susadım diyorsam
Bir yudum su içmelisin
Ben yorulduysam sen uyumalısın
Ellerim sevilmek istiyor
Saçlarım okşanmak istiyor
Dudaklarım öpülmek istiyor
Anlamalısın.
Ağaçların yeşili kalmadı
Gökyüzünün mavisi yok
Bu dağlar o dağlar değil
Rüzgarında kekik kokusu yok
Kim bu çaresiz adam
Bu kan çanağı gözler kimin
Kaç gecedir uykusu yok
Gündüzü yok
Gecesi yok
Yok
Yok
Anladım
Sensiz yaşanmaz bu dünyada
İmkanı yok…
         
Ümit Yaşar Oğuzcan

13 Eylül 2010 Pazartesi

BODRUM'DAN

İYİ  BİR  YAZ  OLMADI

Burhan  Bursalıoğlu


2010 yazı da geldi gidiyor. Geldi gidiyor da, bir çok da iz bırakarak gidiyor.
Şöyle bir düşünüyorum da “ keşke gelmeseydi” diyorum. Getirdiği iyi ve kötünün izlerini iki kefeye koyarak  ölçtüğümde, kötü izlerin bulunduğu kefenin çok ağır bastığını  görüyorum.
Başta, yaz çok sıcak geçiyor. Bahçelerdeki yeşil renkler kahve rengine döndü. Sabah akşam sulamalar da yeterli olmuyor. Çiçekler olması gereken süreden daha az sürede soluyor. O güzelim renk cümbüşlerini seyretme yerine, sarı yaprakları ve yaprakları dökülmüş kuru dalları seyrediyoruz.

Aşırı sıcaklar insanları da etkiliyor. Güneşin yan etkileri  başta ben olmak üzere bir çok insanı rahatsız ediyor. Deniz suyu da  nasibini alıyor. Olmasından daha sıcak. Suya girdiğinde ferahlıyamıyorsun. Hamam suyu gibi..
Yazın, bir başka getirdiği olumsuz ve üzücü  olaylar da vardı.  Buna getirdi mi, götürdü mü demek lazım bilemiyorum. Ama şu bir gerçek ki, sevdiğimiz bazı insanlarımız yazı göremedi.

Önce 18 yaşındaki akrabamız Alican’ı, sonra,  dünürüm sevgili büyüğümüz Cemal Aköz’ü,  bir hafta sonra,  görev yaptığım okuldaki öğretmen arkadaşım, aile dostumuz öğretmen Tomris Elmaslar’ı,  5 gün sonra da   öğretmen arkadaşım Rıfat Hoca’yı, bunun üzüntüsü devam ederken,  6 gün önce de, Sivas Öğretmen Okulundan arkadaşım Sadiye  Özer ve kuzenim Mehmet Altıntop’un kayınvalidesini  kaybettim. Yaz bu dostları aldı götürdü.

Hasta olup hastanelerde yatanlar, ameliyat olanlar, kaza geçiren dost ve arkadaşların durumları da   bizleri üzen yaz  mevsiminin bıraktığı izlerdendi.
Buraya kadar  karamsar bir tablo çizdim. Şimdi, havaya kalkan , hafif olan  kefeye bakalım. Bu kefe, gönlümüze birazcık su serpen kefe. Yanlış anlaşılmasın. Piyangodan, lotodan, totodan ikramiye çıkmadı, bir yerden de miras kalmadı. Üzüntü ve acılarımızda yakın ve uzak dost, akraba, arkadaşlar bizi yalnız bırakmadılar. Sırayla da  olsa çocuklarım, damat, torunlarım ve  gelinlerim  hep yanımızdaydılar. Dostlarımız, arkadaşlarımız da bizi unutmadılar. Ayrıca mesajlarıyla, telefonla, yazışmayla  sevgili öğrencilerim de üzüntümüze ortak oldular.

Bunların dışında, günü birlik ziyaretimize gelen dostlar da bizi çok  mutlu ettiler. Herkese teşekkür ediyorum.
İnsanlar, yalnız kaldıklarında, geçmişin iz bırakan  iyi ve kötü yönlerinin muhasebesini yaparlar. Çoğu kez üzüntülü olaylar tekrarlanır. Ama kalabalık olduğunda teselli olmak, olayları geçici de olsa  hatırlamamak bir nevi mutluluktur.  Onun için, kısa süreli  gelen  misafir de olsa,  gelenleri seviyor, mutlu oluyorum.
Ramazan bayramını Bodrum’da çocuklarımla geçirdim. Okulların açılması ve oy kullanma mecburiyeti nedeniyle, hafta sonu hepsini İstanbul’a yolcu ettik.
Bodrum, Ramazanın yaza rastlaması, halk oylaması nedeniyle , insanlar erken memleketlerine gittiler. Halbuki Eylül ve Ekim ayları, Bodrum’un en güzel mevsimidir. Bundan istifade edemediler. Güneşin yakıcı etkisi  kayboluyor, kalabalığın gürültüsü, trafiğin yoğunluğu gidiyor, sessizlik  içinde sakin yaşam  Eylül ve Ekim aylarının özelliklerindendir. Erken gidenler bu güzelliklerden mahrum kalıyor.
Yaz ayları, Türkiye’nin yegane gündem maddesi, Anayasada değiştirilmesi istenen 26 maddenin Halk oylamasına sunulma propogandasıyla geçti. Yazıldı-çizildi, meydanlarda nutuklar atıldı, bağrış çağrış derken oylama da yapıldı. Dün İslamhaneleri’nde, köy konağı denen camiindeki sandığa giderek oyumuzu kullandık.  (Kaydım Bodrum’da olduğundan) Tüm Türkiye’ de seçmenler de oyunu kullandı  ve EVET ler kazandı. Umarım, Türkiye Cumhuriyeti için hayırlı olur.

2010 yazının dikkatimi çeken diğer bir olayı doğayla ilgili.
Yazlığımızın bahçesinde, meyve türünden,  armut, nar, dut, erik, kayısı, turunç, mandalina, limon ve zeytin ağaçlarım var. Ankara armudu denen kış armudumda, bu yıl oldukça meyve de var. Armutlar da oldukça büyüdüler. Dikkatimi çeken, hayretle seyrettiğim ,  yanında bulunan nar ağacı ile birlikte  çiçek açmaları. Ekteki resimlerde de bu olayı sizinle de paylaşmak istedim.
Acaba diyorum, mevsimlerin, küresel dünyamızda  değişime uğraması, bitkilere de mi sıçradı? Zamansız bu olayın oluşması, doğa dengesinde bir bozulma mı var ? Şimdi bütün dikkatimle bu çiçeklerin meyveye dönüşüp dönüşmeyeceğini takip etmem olacak.

Dünyamız dönüyor ; güneşimiz doğuyor, batıyor;  Ay ımız gecelerimizin ışığı olmaya devam ediyor; yeni, yeni gezegenler bulunuyor; bilinen gezegenlerde hayat emareleri belirleniyor, birçok yanlışların doğru, doğruların yanlış oldukları varsayımları ileri sürülüyor. Bizim bilmediğimiz, değişen Galakside bir şeyler mi oluyor?  Yaşam dengeleri mi değişiyor da bizler algılıyamıyoruz?  Buzulların erimesi, iklimlerin değişmesi, yaşamın üç vazgeçilmez unsurlarından olan, güneş, hava ve su  değişime uğruyor da biz mi farkında olmuyoruz? Bir şeylerin olduğu  kaçınılmaz. Yoksa,   Dünyamızı  taşıyan  öküzün boynuzları sallanmaya başladı da dengeler mi bozuldu?!  Eylül ayında, armudun, narın çiçek açması…………