15 Ekim 2010 Cuma

Y A Ş A M

ÇOCUKLUĞUMUZU ARAMAMAK MÜMKÜN MÜ?
Burhan Bursalıoğlu

Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. Babamın geliri bize yeterdi. Çünkü o memurdu.
Okuldan eve geldiğimde kapıyı her zaman annem açardı. Anahtarın yerini bir tek annem bilirdi. Babamda da anahtar olmazdı.

Annemin dışarıda hiç işi yokmuş, komşuya gitmezmiş gibi, her eve gelişimizde onu evde bulurduk.
Okuldan geldiğimde çantayı bir tarafa atar doğru tuvalete giderdim. Nedense dışarıda asla ihtiyaç gidermezdim. Şimdi de öyleyim ya.
Çocukluğumuzun en  büyük eğlencesi sokaklarda oynamaktı. Sokaklarda oynamak, okula gitmek gibi sanki bir mecburiyetti. Yemek yemeden sokağa fırlar, akşama kadar, babamızın geleceği saate kadar oynardık. Hem de ne oyunlar.
Çocukluğumda sigara paketlerinin kapakları biriktirilir, 2-3 kişi birlikte oynarken,  sigara paketlerinin kapaklarını  bir, birbuçuk metre yukardan duvara vurur bırakırdık. Bunu sıra ile yapardık. Kimin resimli kapağı yerdekilerden her hangi birinin üstüne düşerse, yerdekilerin hepsini alırdı.
O dönemde, kalın ve çeşitli resimli sigara kapakları vardı. Bizler için onlar çok değerliydi. Çünkü oyun araçlarımızdı.
Küçük baş hayvanların eklemlerinden çıkan aşık kemiğiyle de çok oynardık.Uzağa atılan aşık kemiğini vurmak oyunun kuralıydı. Misketin de çeşitli oyunlarını oynardık.“Mendil kapmaca, ebem sende” gibi koşma gerektiren oyunlarda yorulmazdık. Oynadığımız alanlar çok genişti. Yakalanmamak için bazen mendil elimizde koşar kovalayanla saatlerce koşardık.
Lastik top bulamadığımız zaman çaputtan top yapar oynardık. Bir diğer eğlencemiz de uçurtma uçurtmaktı. Amaç uçurtmanın çok uzaklara gitmesini sağlamaktı.
Okula giderken, gelirken arkadaşlarla birlikte olurduk. Servis diye bir kavram yoktu. Yaya ,sohbet ederek, okul sonrası plan yaparak gider gelirdik.
Başka yerlere uğramazdık. Okul dönüşünde eve uğramadan da oyuna daldığımız olurdu. Bunu bilen annemiz, kardeşimiz veya komşu çocuğuyla, ekmek diliminin üzerine sürdüğü tereyağı, onun üzerine de serpiştirdiği tulum peynirini  bize gönderirdi.
Gerçi mahallemizdeki abla ve teyzelerin annemizden bir farkı yoktu. İstediğimizde ekmek arası yapar verirdi. Kapıyı çalar su isterdik. Hepimiz bir bardaktan içerdik. Çi
şi gelen eve giderdi. Dönüşte annesi oğluna veya kızına verdiği yiyecekten  diğer çocuklara da gönderirdi.
Oyun oynarken önlüğümüzü çıkarır bir köşeye korduk. Bazen ceketimiz, önlüğümüz çalınırdı. Çalıntı işini yapanlarda diğer mahallenin çocukları olurdu. Sanki şaka yapıyor olurlardı. Çünkü ertesi günü çalınan eşyalar aynı yere bırakılırdı.  Demek ki babaları anneleri  müsaade etmiyorlardı. Mahallelerimiz ve sokağımız çok güvenliydi. Muhtaç olanlara yardım yapılırdı. Ama asla kendi malı olmayan eşyaya el sürmezlerdi.
Ayakkabılarımız çabuk delinirdi. Biraz azar işitir ama yenisi hemen alınırdı.
Oyun oynarken , takılır düşer, bir tarafımız kanarsa , komşular hemen gelir, kaldırır, kan varsa siler, az da olsa ilk yardımı yaparlardı.
Kavga da etsek gelir barıştırırlardı. Kimse kimseyi şikayet etmezdi. Polis gelip tutanak tutmazdı. Anne babanız kapılara gitmezdi. Haklı da olsak  velilerimiz bize “haksızsın “ derdi. Sonra kavgalarımız da öyle ustura, bıçak,falçata, muşta  ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, bir şey olmamış gibi yine oyuna dalardık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik, yaralı yerlere ekmek çiğner basarlardı, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
9 yaşındaydım, Bahçenin  korkuluğuna yaslanmıştım. Korkuluk koptu ve 3 metreden aşağıya düştüm. Haftalarca koyun derisine sararak yatırmışlardı. Yattığım sürece de hiçbir arkadaşım sokakta oynamadı. Hep yanımdaydılar.
Çocukluğumuzda , hiçbir baba,anne okula gidip öğretmeni, müdürü veya bir çocuğu şikayet etmezdi. Babam beni  Okula kaydettirirken, baş öğretmen Hikmet Beye “Eti senin , kemiği benim” diyerek davranışını belli etmişti.
Ben bizim çocukluğumuzu çok özlüyorum. Aşık bile olmuştum. 2. sınıftaydık. Yıl sonu müsameresine hazırlanıyorduk.  Perihan öğretmenimiz dans gösterisi için, sınıfımızda bulunan Milli eğitim müdürünün kızı Okan’ la beni eşleştirmişti. Uzun müddet birlikte çalışmıştık. Çok iyi anlaşıyorduk. Okan güzel kızdı, konuşkandı, hareketliydi. Onu hep koruyordum. Yahut öyle görünüyordum.
Ne oduysa öğretmen bizi ayırdı. Başkalarıyla eşleştirdi. Bu duruma çok üzülmüştüm. Okula gitmez oldum. Hastayım diyerek evden dışarı çıkmıyordum. Annemin sıkıştırması sonucu gerçeği anlattım. Bana çok gülmüştü. Annem okula giderek Perihan öğretmenle konuşmuş. O günü akşama doğru Öğretmen evimize geldi. Bana sarıldı öptü “Yarın provalarımız var Okula gel.” Dedi. Ben gelmeyeceğimi söyleyince,bana “Burhan müsamereye az kaldı. Son çalışmaları yapacağız. Sen Okan’la gösteri yapacaksın. Siz iyi dans ediyorsunuz.  İyi yapamayanları öğretin diye sizi ayırmıştım” deyince çok sevindim. Bir sene sonra babası başka yere  atandığı için Okan’da gitti. Çocukluk aşkımızda bitti. Ama o günleri ve çocukluğumu arıyorum.
Şimdiki insanlarda, çocukluğumun insanlarının samimi dostlukları, komşulukları yok. Herkes ruhsuzlaşmış. Aynı binanın  dairelerinde oturanlar birbirleriyle tanışmiyorlar. Evimin camından, baktığımda karşı komşuyu tanıyamıyoruz. Kapının önünde  tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye
hatırını soran çocuklarımız yok artık.
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok. Sokaklarımız var, oynayan çocuklar yok. Sokaklar arabaların park yeri olmuş. Aşınmadan, eskimeden her yıl sökülüp yenisi yapılan kaldırımlar, gökdelenler, pırıl pırıl, ışıl ışıl parlayan vitrinler. Son model lüks arabalar. Kaldırımlarda yürüyen, asansörlerle, etrafında birçok koruyucularla lüks konutlarına çıkan, vitrinleri bulanık gözlerle seyreden, direksiyon başında, kulakları sağır edercesine açtığı teypteki müziğe eşlik eden buz gibi, ruhsuz insanlar olduk.
Bizim insanımız bu değildi. Ne oldu bize?

Kışın kuzinelerde, külde pişirdiğimiz patates, sobada patlattığımız mısırlar, kestaneler, loş ışıkların altında dikkatle dinlediğimiz büyüklerimizin hoş  sohpetleri, okunan hikaye kitaplarını özlüyorum. TV lerin karşısında konuşmayı da unuttuk. Sohbetin ne olduğunu çocuklarımıza izah edemez olduk.
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.


Birbirimize yabancı olduk. Kalabalıkta yalnızlığa mahküm olduk.
Birbirimize yabancı olduk.
Acıyorum bugünkü çocuklara. Çocukluğunu yaşamadan robot gibi büyüyenlere acıyorum. Acıyorum geleceklere,endişeliyim gelecekten.
Bu durumu biz mi istedik?
Hayır hayır. Biz istemedik.
Birileri bunu istemiştir.
İnanın ben istemedim. Çocukluğumu özlüyorum.
Galiba bu durumu hak ediyoruz.  Ettiğimizi de buluyoruz. Ne demişler “Her toplum hak ettiği gibi yönetil
ir.”

11 Ekim 2010 Pazartesi

H İ K A Y E


 KIZ KULESİNİN BAŞROL OYNADIĞI YAKIN  GEÇMİŞİN HİKAYESİ
 
Burhan Bursalıoğlu

1827 yılında Almanya'nın Brandenburg kentinde Karl adında bir çocuk dünyaya gelir. Babası müzik öğretmeni olan Karl, aile içinde baş gösteren huzursuzluklardan dolayı bir Fransız yetimhanesine gönderilir.

Karl yetimhanede büyür ve gelişir.  
Bir müddet sonra Karl gemilerde miço olarak iş bulur. Karl Almanya'nın Hamburg  kentinden  kalkan bir gemiyle İstanbul'a giderken henüz 12 yaşındadır.
 
  Karl'lin içinde olduğu gemi İstanbula giriş yaparke, gemideki çalışmayı  beğenmediğinden, denizin de onu tutma nedenlerinden Kız Kulesi önlerinde gemiden atlayarak  yüzmeye başlar.
  Kız Kulesi'nin bekçisi  kendine doğru gelen çocuğu görünce denize atlar ve Karl'li kuleye getirir.

Karl bekçiye," gemiye geri dönmek
istemediğini, burada kalmak istediğini" söyler. Bekçi durumu üst makamlara anlatır. Gemi kaptanı ve daha sonra Alman hükümeti Karl'ı isterler. Ancak Karl küçük yaşına rağmen direnir, gitmek istemez. Bu durum iki ülke arasını da açar. Sadrazam Ali Paşa çocuğu himayesine aldığını Alman elçisine söyleyerek meseleye noktayı kor.Karl'a Mehmet Ali adını verirler.

Mehmet Ali  Paşanın himayesinde sarayda büyümeye başlar. Yetişkin duruma gelince de Kırım, Bosna ve Karadağ savaşlarına katılır. Mehmet Ali 2. Abdülhamit'in Padişahlık döneminde paşa ünvanını alır. Artık sözü geçen, bildiği Almanca,Fransızca, Yunanca,Arapca ve Farsça lisanları nedeniyle de, 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması'nda Osmanlı'yı temsil eden üç kişiden biri olur.

Edebiyata da düşkün olan, şiir yazan Mehmet Ali Paşa'nın dört kızı olur.. Bu kızlardan  Leyla'nın da bir kızı olur; Adı Celile'dir. 

 Celile evlenir ve bir erkek çocuğu olur.Bu çocuk Türk  Şairi Nazım Hikmet Ran'dır.

Kız Kulesinin birkaç hikayesi vardır. Genelde bir rüya nedeniyle  yılan sokmasın diye   kızını kulede yaşamaya mahküm eden kralın kadere karşı koyması düşüncesi ve eylemi sonunda,ters tepen olaylarda,  üzüm sepeti içine saklanan bir yılanın Kız Kulesine gelip kızı sokması hikayesinin yanında, Karl yüzerek gemiden kaçmasa , Kız kulesine sığınmasa Nazım Hikmet'de olmazdı herhalde.

Her insanın geçmişinde tesadüflerle dolu bir hikayesi vardır. Hiç önemsemesek de gerçekleri inkar edemeyiz. Annemizle babamız bir şekilde karşılaşmasalardı biz olur muyduk?