17 Temmuz 2009 Cuma

T Ü R K Ç E' M İ Z İ K O R U Y A L I M




Gönderen: Tuğba Şamlı ÖZEN

Benimle turkche konuşma, Türkçe konuş..! özellikle çocuklar ve gençlere lütfen..
Yoksa bu gelecekte güzel türcemizi yok edecek.

İyi yerine ii veya tamam yerine taam diyenlerle karşılaşıyoruz. Lütfen biraz özen!!

Atatürk`ün bizlere hediye ettiği bu güzel dile sahip çıkalım.


OZANLARIMIZIN DİLİNİ KULLANALIM

''telli sazdır bunun adı
ne ayet dinler ne kadı
bunu çalan anlar kendi
şeytan bunun neresinde?
............ ......... ......... ......
DERTLİ gibi sarıksızdır
ayağı da çarıksızdır
boynuzu yok, kuyruksuzdur
şeytan bunun neresinde? ''


TURQUİE ! DOIS ATATURK A DİEU ET LE RESTE A ATATURK

Fransızca cümlenin çevirisi:

TÜRKİYE! ATATÜRK'Ü TANRIYA BORÇLUSUN. GERİYE KALAN HER ŞEYİ DE ATATÜRK'E


ATATÜRK SERİSİ -8 -







ATATÜRK’ÜN TABUTUNUN AÇILDIĞI GÜN -- 2 --


9 KASIM 1953


Burhan BURSALIOĞLU

10 Kasım 1953 de Atatürk’ün naaşının Anıtkabre nakli töreninden hemen önce yaşananlar, tarihçilerin pek ilgisini çekmemiştir.

Bilindiği gibi Anıtkabir yapılana dek, Atatürk’ün naşının korunabilmesi için “Tahnit “ denilen bir işlem yapılmıştı.

Gülhane Pedalojik Anatomi Prof. Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şiringayla bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük ilaç şişesi, Ata’nın koltuk altlarına yerleştirilmişti.

Bu işlem sayesinde Ata’nın naaşı da öldüğü günkü haliyle korunabildi.

Ancak, İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan, geçici tahnitin bozulması şarttı. Nakilden önce, bu işlem için bir komite kuruldu. O komite, törenden bir gün önce, Başbakan Adnan Menderes’in huzurunda Atatürk’ün tabutunun açılmasını kararlaştırıldı. Tabut açılınca tahnit bozulacak ve ceset çürümeye başlayacaktı.

Bir başka deyişle, Atatürk’ün (mumyalanmış gibi ) korunmuş naaşını son görenler, o törene katılanlar olacaktı.

Atatürk’le ilgili belgesel çalışmalar sırasında, o törene katılanların bir kısmı ile konuşuldu…

Etnografya müzesinde asistan olarak çalışan Osman Ersoy ve Halide İntepe, Atatürk’ün naşını son görenlerden.dirler.

OSMAN ERSOY: “ Sağlığında görmemiştim Atatürk’ü. Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar memurlar sıra ile katafalka çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre… 1-2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu.. Gözleri aralıktı.”

HALİDE İNTEPE: Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani, insan hasret gidecek olursa, gözleri aralık kalırmış ya öyle aralıktı gözleri. Ama bir ölü yüzü yoktu …Uyuyor gibiydi.

Tarih 10 Kasım 1953 Mermer lahit sökülmüş, betonlar kırılmış, tabutu kaldıracak zincirli makaralarla, lahit salonun tavanına yerleştirilmişti.

Tabut görünmeye başladı. Tabutun arkasında da, Türkiye’de ki tüm dini liderler ve cemaatlarının temsilcileri yürüyorlardı. Ermeni, Yahudi, Katolik, ve Rum temsilcilerle beraber, zamanın Diyanet İşleri Başkanı da yürüyerek tabutu takip edenlerin arasında. idi. Daha arkada yüz binlerce insan

Anıtkabre getirilen tabut salonun zeminine yerleştiriliyor. Adnan Menderes, Makbule Atadan’ın yanına giderek, “Hanımefendi buyurunuz “ diyerek tabutun yanına götürüyor.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Meclis Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes ve Devletin en üst düzey görevlileri tabutun çevresindeler…

Kız kardeşi Makbule Atadan gözyaşları ile başını tabuta dayayarak dakikalarca hıçkırıyor. Kim bilir, belki çok uzaklara, Selanik’te kalan günleri hatırlıyor, belki de ağabeyinin ruhuna dualar ediyordur.

Son saygı duruşu.

Üniversite gençliği son saygı duruşunu yapıyor

Ve Ulu Önder Atatürk’ümüz ebedi istirahatgahında sonsuza dek uyumaya bırakıldı...



ATATÜRK SERİSİ - 7 -



ATATÜRK’ÜN TABUTUNUN AÇILDIĞI GÜN -- 1 --

9 KASIM 1953


Burhan BURSALIOĞLU



8 Kasım 1953 Pazar gece saat: 23.00 de Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Ambriyoloji Kürsüsü Başkanı’ydı. Patalogdu. Arayan ise, Ankara Valisi Kemal Aygün’dü.

Aygün, Mutluya: “Hocam, 10 Kasım günü Atamızın naşını Anıtkabire taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naaşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz.”

Mutlu önce reddetti. 40 derece ateşle yatan Mutlu, hastalığını gerekçe göstererek, görevi bir başkasına verilmesini istedi. Ama Aygün israr etti. “Ben sizi sarar sarmalar götürürüm, bu tarihi bir görev” diyerek Mutlu’yu ikna etti.

9 Kasım sabahı Etnografya Müzesine gitti. Başbakan Adnan Menderes, Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski meclis başkanı Abdulhalik Renda orada idiler.

Ata’nın gül ağacından tabutu , 4 Kasım da , geçici kabrinden çıkarılıp müzenin holündeki mermer katafalka konulmuştu. Bir hafta boyunca, sırayla öğrenciler, subaylar ve generaller katafalk başında nöbet tutmuşlardı.

Nihayet tabutun açılma günü gelip çatmıştı.. Komite üyeleri de gelmişti. Mutlu “Başlayalım “ talimatını verdi. Bunun üzerine tabutun vidaları söküldü. Tahta tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma ihtimali düşünülerek önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku çıkmadı. Sandukanın içi, muhafaza solusyonu ile ıslatılmış tahta talaşı doluydu. Bu talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Talaşın arasında, ağzı kapalı ve içi sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu cesedi muhafaza için kullanılan solusyondan bir numuneydi. Üzerinde terkibi yazılıydı. Ata’nın naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı.

Sargıları açmaya başladılar. Herkes nefesini tutmuştu. Çünkü Naaş çürüyüp, bozulmuş, çıkan gazlar tabutu patlatmış, nöbetci er kokudan bayılmış”. Diye bir sürü söylenti geziniyordu.. 15 yıl sonra Ata’nın yüzünü göreceklerdi. Kefenin sargıları aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk’ün yüzüne baktı. Ata’nın derisi kahverengi bir hal almış, ama yüz hatları bozulmamıştı.

Menderes sapsarı olmuştu. Mutlu gördüğü tabloyu daha sonra şöyle anlatacaktı. “Yüzünü örten ıslak pamuk kütlesi kaldırılınca Ata’nin heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe sarayında uyuyor gibiydi”.

Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı. Onlar da tek tek tabutun içine baktılar. En başta Başbakan Adnan Menderes vardı Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes’de yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı, ürkek bir şekilde aşağı, tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile mutlu’dan dinleyelim.

“ Menderes çok heyecanlıydı. Rengi sap sarı oldu. Bir de baktım ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk’ün yüzüne bakmadı tahmin ediyorum. Kendisinde o kuvveti bulamadı.

En son Abdulhalik Renda kalmıştı. O da Ata’yla karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına yığılıverdi.

Salondaki herkes Atatürk’ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar solusyonla ıslatıldı. Naaş pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz kefenle sarıldı. Bu sırada bir komiser, orada görevli adli tıp doçenti Dr. Cahit Özen’in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kağıt gösterdi ve şöyle dedi. “Bu kağıdı Atatürk’ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi. Kefenin içine, Atatürk’ün göğsü üstüne konmasını istiyor.” Doc. Dr. Kağıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı. “Böyle bir kağıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır “ dedi. Komiser kağıdı katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı.

Bütün işlemler bittikten sonra, salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da 15 yıl içinde yattığı büyük gül ağacı tabutun içine konuldu. Üzeri bayrakla örtüldükten sonra kapatıldı.

Ve 10 Kasım 1953 sabahı, Ata’nın naaşı, 15 yıl önce, onu Dolmabahçe’den Ankara’ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son durağı olacak olan Anıtkabir’e taşındı. Artık Ebediyen orada kalacaktı.

Atatürk’ün tabutu, Menderes’in huzurunda açılmış, Ata’nın 15 yıl Etnografya müzesinde bekletilen naaşı 12 askerin omuzları üzerinde, taşınarak, 136 asteğmenin çektiği top arabasına nakledildi. Matem marşı eşliğinde Anıtkabir’e götürüldü. Radyodan da naklen yayınlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki kadar hüzünlüydü.

DEVAMI VAR


14 Temmuz 2009 Salı

TARİHİ ESERLER



BLOK TAŞLAR

Burhan Bursalıoğlu

Birkaç yıl önceydi. Anadoludan gelen öğretmen arkadaşlarıma ev sahipliği yapma görevi bana yakışırdı. Birçok yerleri dolaştık. Son bir gün de,Mısır, kapalı çarşı ve Beyazıt çevresini gezme kararı aldık.
Eminönü, Mısır çarşısı, Mahmutpaşa, Kapalı çarşı, Beyazıt, Sultanahmet, ve Eminönü güzergahı ile bir daire çizerek, akşama doğru da mekanımıza varırız dedik.

Gün ve saatimizi kararlaştırarak,otobüsle Eminönüne vardık. Hemen Mısır çarşısına daldık. Daha önce de güvercinlere yem atmayıo ihmal etmedik.
Çarşıda yürümek ne mümkün. Çok kalabalık. Zar zor yürüyor, yürürken de vitrinlerdeki yiyecekleri, hediyelik eşyaları ve elektonik araçları seyirden de geri kalmıyorduk. Bir müddet sonra kendimizi çarşının dışında bulduk. Ara sokaklara daldık. Buralarda kalabalık,
insanlar birbirlerine değmeden yürümek imkansız. Sokaklar işportacılarla dolu. Değişik seslerin oluşturduğu gürültünün her çeşidi var. Yeni gelmiş turistler gibi etrafımıza baka baka Mahmutpaşa yokuşuna tırmandık. Geniş bir kapıdan girdiğimizde, kuyumcuların, rengarenk ışıkları ile karşılaştık. Her taraf gün gibi aydınlık fakat çok kalabalık. Burada turist daha çok.. Satıcıların her dilden turistleri çağırmaları, kültürümüzün ifadelerimi, çoluk çocuk yaşındaki bu çığırtkanların, her dili telaffuz etmeleri, işlerinin icabı mı, yoksa, Okullarda yabancı dilin öğretilmesi mi kolaylaştı diye düşünmeye başladım. Görevleri icabı olduğunu, biraz daha yürüyerek bir çığırtkana tahsilini sorduğumda öğrendim. Beyazıt meydanına çıkıp sarraflara bir göz attık ve yürümeye başladık. İstanbul Üniversitesinin kapısına kadar giderek , o ihtişamlı kapının resmini çekerek geri döndük ve Sultanahmete doğru yöneldik.
Sağlı sollu vitrinleri seyrediyor, tarihi eserlerin yazılarını okuya okuya Sultanahmete doğru giderken blok taşlar, dikili ve çemberli taşların geçmişini öğrenmek amacıyla, hemen yol üstündeki bir turizm bürosuna girdik. Taşlar hakkında b
ilgi rica ettik. Elimize bi
rer broşür verdiler. Erdoğan adındaki bir bey de bizimle birlikte ilk taşın yanına yaklaştık. Etrafı mermer, mezar taşlarını andıran sütunlar ve demir parmaklıklarla çevrili, bir kaidenin üzerine oturmuş yekpare taş, Amerikelılerın uzay füzelerine benziyordu.
Erdoğan bey anlatmaya başladı:" "Dikili taşlar, büyük zaferlerin veya çok önemli olayların anısına dikilen, tek parça, yüksek ve sivri anıtlardır. Dikili taşların an vatanı eski Mısırdır. MÖ. 1580 İle 1085 yılları arasında bunlardan Mısırda çok vardı. Hemen hemen tüm tapınakların önünde bir iki tane bulunurdu. Altın kaplamalı olan böyle bir taş "taşlanmış bir güneş ışığını " anımsatıyordu. Özellikle, MISIR'da MENFİS, HELİOPOLİS, TONİS, KARNAK VE LUKSOR gibi kentlerdeki tapınakların önlerinde, en az ikişer adet dikili taş bulunur. Burada gördüğünüz iki dik
ili taştan büyüğü 18 ,74 m. dir. Kaidesi 2 metredir. Bu taşın 7 m. kırılmıştır. Üzerinde gördüğünüz hiyeroglif yazılarından anlaşıldığına göre, MÖ. 1500 e doğru Önce Mısır'da Heliopolis kentinde Fravun 3. Tutmesis tarafından diktirilmiş, Julianus Apostatos döneminde, MS. 361 - 363 yuıllarında Mısır'dan İstanbul'a getirilerek, Bizans İmparatoru 1. Theodosius 'un emriyle MS. 390 yılında dikilmiştir. Yani bu taş yaklaşık olarak 1612 yıldır buradadır."
Bu ilginç geçmişi merakla ve can kulağı ile dinliyorduk. Kaide üzerindeki yazıların neyi ifade ettiğini sorduk. Erdoğan bey cevapladı: " Bu kabartmalarda, İmparator 1. Theodosius' veArcadius la ailelerini anlatıyor. Ayrıca burada, oyun sahneleri bulunmaktadır. Alt taraftaki oymalarda ise, dikili taşın yerine nasıl yerleştirildiğini anlatıyor."

İkinci taşa doğru gittik. Erdoğan beyin anlattığına göre, bu taş, 7.Kostantinos Porphyrogetos tarafından, MS. 909 - 911 yılları arasında dikilmiş. Bu taşın diğerinden farkı, yontma taşlarla örülmüş olmasıymış. Yüksekliği 20,68 m. Kaidesi 1,60 m.
Bu taşın üzerine, Mekodonyalı 1. Basileios un zaferleri ile ilgili tunç kaplamalar varmış. Sonradan Latinler, tunçları, para basmak için sökmüşler. 8. Kostantin döneminde onarılan taşa, bu onarılarla ilgili birde yazıt yerleştirilmiş.

Erdoğan Bey'e teşekkür ederek yanından ayrıldık. Ama ikide bir geriye dönerek bu heyula, bir bütün taşın nasıl getirildiğini, nasıl yerleştirildiğini düşüne düşüne yolumuza devam ettik.
Hakikaten, düşündürücü bir olay. En az 350 ton ağırlığındaki bu taş Mısır'dan nasıl getirilmiştir. Tarihlere bakarsak 2 yılda gelmiş görünen dikilitaş , 1. Theodosius tarafından 390 yılında dikilmiş. Arada 27 yıl var. Bu sürede mi dikilmiş, yoksa 27 yıl bekletilmiş mi? Kimse cevap veremiyor.
Akla şunlar takılıyor: O dönemde, 350 ton taşı taşıyacak gemi yoktu, uçak yoktu, makine,tren tır gibi araçlar yoktu. Nasıl taşınmış? Diyelim ki , gemiyle getirildi, karadan nasıl taşındı? Nasıl dikildi? Ne yazık ki bu soruların cevaplarını kimse
veremiyor. Sadece dikilmesini sağlayan yöntem ise, anlattıklarına göre: Dikileceği yerde iki büyük toprak yığını hazırlanır. Bu iki yığının ortasına temeli granitten oluşan bir kuyu yapılır ve içi kumla doldurulur. Sonra dikilitaş, sol kıyıdan yukarıya doğru, altında tekerlekler bulunan tahta bir kızağın üzerinde kaydırılır. Alt kısmı kuyunun üzerine geldiğinde, kuyunun altında bulunan odacık vasıtasıyla kum çıkarılır ve dikilitaş yavaş yavaş aşağıya doğru batarak en sonunda dikey bir pozisyona ulaşır. Bütün kumlar çekildiği zaman, dikilitaş tam olarak sağlam temele oturmuş olur. Yine de, insan diyor ki, acaba,o zamanın insanları daha mı güçlü, yoksa daha mı uygardılar?.

UNUTULMAYACAK GÜNLERİMİZDEN

ATAMIZIN 79. ÖLÜM YIL DÖNÜMÜ Burhan Bursalıoğlu Büyük kurtarıcı ve Cumhuriyetimizin kurucusu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK sağl...