25 Nisan 2009 Cumartesi

TÜRK KADINININ GEÇMİŞİ - 3 --


















OSMANLI KADININDA İYİLEŞTİRME


Burhan Bursalıoğlu


Osmanlı Türk kadınının toplumdaki yerinin değerlendirilmesi Tanzimat Fermanıyla başlamıştır. Avrupa halklarından esinlenen bir dizi reform benzeri çağdaşlaşma etkinlikleri sonucunda, Osmanlı kadını düşünce alanında, siyasi ve toplumsal haklar verilmesi yönünde, ciddi gelişmeler sağlanmıştır. Bu dönemde, Avrupalı düşünür ve siyasilerlerin sık, sık Osmanlılar’ la kurdukları diyaloglar ve önerileri sayesinde, eğitimde çok geri olan kızlarımızın eğitimlerinin yapılması baskıları karşısında, 1858 de başlatılan, eğitim seferberliği içinde, ilkokullar, askeri tıbbiyeye bağlı ebe okulu, kız sanat okulu, kız öğretmen okulu açılarak ebe ve öğretmen yetiştirilmiştir.
Yetiştirilen bu kızlarımız , geride kalan çok miktardaki kızlarımıza göre az da olsalar, halkımıza hizmet götürmüşlerdir.
Bu arada, “Mukadderat” Şuku fezar” “Hanımlara mahsus Gazete” adlarında gazete çıkaran bazı kadınlarımız da olup, idarecilik yapmışlardır.

Meşrutiyetten sonra yine bazı kadınlarımız, kadınların durumlarını daha iyi bir seviyeye getirilmesi için “Teali-i Nisvan” “Müdafaa-i Hukuku Nisvan “ “Asri Kadınlar Cemiyeti adında dernekler kurdular.Bu mücadelelerinden sonra ilk defa 1917 de kadınlara boşanma hakkı tanındı, kadının rızasıyla, çok kadınlı evlilik kısıtlanmış oldu.

2. Tanzimat döneminde, Namık Kemal, Şemsettin Sami, Abdulhak Hamit Tarhan gibi düşünürlerin döneminde, gazete ve dergilerinde, sıkça “kadın” konusu üzerinde yazılar yazmışlardır. Kadının çeşitli meslek sahibi olmaları , görücü usulüyle evlenmenin zararları, kadınların çok zor durumda oldukları yönünde birçok görüş belirtip, öneriler yapmışlardır.

Sonuç olarak: Teokratik bir yapıya sahip olan Osmanlılarda, Tanzimat’tan, Birinci Dünya savaşına kadar geçen süreçte, kadın sorununa ilişkin gelişmelerinin temel niteliği, tüm kadınları kapsayıcı olmamıştır. Sadece büyük kent kadınlarının, çok sınırlı bir bölümüne yönelik olmuştur. Buna rağmen, kent kadınlarının çok az bir bölümü eğitimden istifade edebilmiş, çok az bir bölümü de düşük ücretle, işçi statüsüyle fabrikalarda çalışabilmişlerdir.
Evlenme, boşanma şeriat kanunlarıyla devam etmiştir.


CUMHURİYET DÖNEMİNDE KADIN


Atatürk Türk Kadınına Çağdaş bir konum kazandırma düşüncesini uygulama çalışmalarına başlayarak, kadının “Vatandaş” sayılmasına dahi karşı çıkan milletvekillerinin çoğunlukta bulunduğu bir mecliste ve Kurtuluş Savaşının en korkulu günlerinde, Türk kadınının en ileri toplumlarındaki yasal haklara sahip kılmak için ilk adımlarını attı.

Cumhuriyet döneminde Atatürk Devrimleri ile, kadınların toplumsal durumları önemli gelişmeler sağlamıştır. Yasalarda, kadın erkek eşitliği önemli derecede sağlanmıştır. Kadın boşanma hakkında, seçme, seçilme, eğitim, meslek edinme, kamu görevi yapma gibi gerekli olan haklara kavuşturulmuştur.

Kadının hukuk, çalışma, siyasal katılım, toplumsal ve aile yaşamında, eğitimde erkekle eşit haklara sahip olmak için tüm çabalar sarf edilerek, kısa zamanda da gerçekleştirilmiştir.

Türk Kadını, Kurtuluş Savaşının başlarında, hazırlık aşamasında ve savaş sırasında yaptığı çalışmalar tartışılmayacak kadar önemlidir. Onlar, ordunun yardımcı hizmetlerine katkıda bulunmakla yetinmediler, bununla sınırlı kalamazlardı. Sık sık çatışmanın da ortasında yer aldılar Tarih ne yazık ki bu kadınlardan pek çoğunun adını vermemiştir. Örneğin, Gördesli Makbule, Fatma Seher, Tayyar rahmiye, Nezahat hanım ve Hatice Hanımlar gibi. Atatürk, savaşta omuz omuza destek verdiği Türk kadınını asla unutmamıştır. Her fırsatta, kadına vefa duygusunu dile getirmiş, her yenilik için kadın haklarına öncelik tanımıştır.
Daha Ocak 1923 de, Cumhuriyet’i kurmadan önceki dönemde bile, kadının hakları konusunu, İzmir’de dile getiriyordu.
“Şuna inanmak gerekir ki, yeryüzünde her şey kadınlar tarafından yapılmıştır. Bir toplum, onu oluşturanlardan, yalnız birinin ihtiyaçlarının kazanılması ile yetinirse, o toplum yarıdan çok güçsüzlük içinde kalır. Bir Millet ilerlemek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel olarak benimsemek zorundadır. Kadınlarımız da bilgili olarak ve erkeklerin geçtiği tüm öğretim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar toplumsal hayata erkeklerle birlikte yürüyerek, birbirlerinin yardımcısı ve destekleyicisi olacaklardır.Memleketimizde cahillik varsa, bu yaygındır. Yalnız kadınlarımızı değil, erklerimizi de kapsamaktadır. Son olarak diyorum ki, Bizi Analarımızın adam etmesi gerekirdi.Onlar edebilecekleri kadar etmiştir. Ancak bu günkü seviyemiz, bu günün gerektirdiği zorunluluk ve ihtiyaca yeter değildir. Başka zihniyete, başka olgunlukta adamlara ihtiyaç var. Bunları yetiştirecek olanlar da, bundan sonraki Annelerdir.”

Atatürk, 23 Mart 1923 de Konya’da halka hitap ederken şunları söylüyordu:
Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkanı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını, - Ben, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar himmet gösterdim – diyemez.”


Tarsus’ta bir gezisinde, halk Gaziyi alkışlamak için toplanmıştı. Kurtuluş savaşında cephede de savaşan, Kara Adile Çavuş Atatürk’ün önünde secdeye kapanarak, Ona saygısını ifade etmek istedi. Atatürk, gözleri yaşararak onu yerden kaldırıp, “Kahraman Türk Kadını, sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlarımız üstünde göklere kadar yükselmeye layıksın. “ Bu sözleri, o kadının kişiliğinde, tüm Türk Kadınına söylemişti.

Türkiye’ de kadın hakları ile ilgili ciddi çalışmalar Cumhuriyet ile birlikte başlamıştır.
29 Ekim’ de ilan edilen Cumhuriyet sonrasında Atatürk Türk Kadının, toplumsal statüsünü değiştirmek için bir dizi başarılı reformlar yapmıştır.

Atatürk’ün:
1925 de İnebolu’da yaptığı konuşmadaÜlkenin esenliğini, çağdaşlığını, kadınların dünyaya açılmasında gördüğünü; 30 Ağustos 1925 de Kastamonu konuşmasında yine kadın hakları konusunda “ Bazı yerlerde görüyorum ki, yüzünü gözünü gizliyor ve yanından geçen erkeklere karşı, ya arkasını çeviriyor, ya da yere oturarak kapanıyor, bu tavrın anlamı nedir?
Efendiler, medeni bir milletin anası ve kızı bu garip şekle son vermelidir. Şüphe yok ki, ilerleme adımları iki cins tarafından, beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme, yeniliklerle birlikte, merhaleler aşmak lazımdır. Böyle olursa inkılap başarılı olur. Herhalde, daha cesur olmak lüzumu açıktır.”

Kadın hakları statüleri konusunda en önemli gelişmelerinden biri de “Türk medeni kanununun17 Şubat 1926 kabul oldu. Bu kanunla, Türk vatandaşlarına ayrım yapılmaksızın , Diğer uygar milletlerin vatandaşları gibi eşit haklara kavuşmuştur. Kadın, öncelikle anne ve eş olarak değerlendirilmektedir. Poligami önlenmiş, evlilikte tek eşlilik gerçekleştirilmiş, kadına, kocasından ayrılma hakkı tanınmış, mahkemelerde tanıklıkta cinsiyet farkı ortadan kaldırılmıştır.

1924 de kabul edilen Öğretim birliği yasası ile kadın ve erklere eşit eğitim yapma imkanları sağlanmıştır.

Türk kadını çok kısa zamanda, çalışma alanının her dalında başarılı görevler yapma durumuna gelmiş ve emeğinin karşılığını da almaya başlamıştır.

Önemli haklardan biri de, 3 Nisan 1930 da kabul edilen yasa ile, Belediye meclislerine, seçme ve seçilme kazanımıdır.
5 Aralık 1934 de de Türk kadınına, Milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bu kararla, aynı zamanda Kadına eşit yurttaşlık hakları verilmiştir.

Atatürk bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor. “ Bu kararlarla , Türk Kadınları siyasal ve sosyal alanda pek çok batı ülkesindeki kadınlardan daha üstün bir durum kazanmışlardır. Bundan sonra peçe altında, kafes ardında kadın kalmayacaktır. Türk kadınları bugün en önemli haklarını kazanmışlardır. Bundan ötürü, ben, bu kararı, en önemli reformlardan biri sayıyorum.” “Bu Millet modern olmaya devam edecekse, bu kadınların sayesinde olacaktır.

Kadınlarımızın katıldığı ilk Milletvekili seçimi, 1 Mart 1935 de yapıldı. Bu seçimde 18 kadın Milletvekili, % 4.6 oranla Meclise girmiştir. Atatürk’ün gördüğü bu son seçimden sonraki tüm seçimlerde, kadın seçilmiş milletvekili oranını, bu orana yetişememiştir. En son 2002 de kadın Milletvekili oranı %4.4 de ulaşabilmiştir.Bugün Afrikada , bazı devletlerdeki meclislerde bulunan kadın Milletvekili sayısı bizimkilerden daha fazladır.
.

1935 de bu güne kadar çok sular aktı. Bu gün yasalar karşısında kadın- erkek eşitliği vardır. Ama günümüz Türkiye’sinde, uygulamada, buna pek riayet eden bulunmamaktadır.. Kadınlarımızın özgürlüğü gün geçtikçe kısılıyor, erkeğin hakimiyeti artıyor, kadının eli kolu bağlanıyor, kız çocuklarımız okullardan uzak tutuluyor, töre cinayetleri artıyor, kadına yapılan şiddet yargıda dahi hafife alınıyor, cinsiyet ayrımcılığı, olumsuz yönde kökleşiyor.
Yukarıda da söylediğim gibi, kadın-erkek eşitliğinin uygulanamaması politik sahada daha çok belirleniyor. Ne zaman ki, halkımızın yarısını teşkil eden kadınlar, Parlamentoda, yarı yarıya temsil edilirler, o zaman kadın haklarındaki olumsuzluklar ortadan kaldırılır.

Kadınlar, özgürlüğünüzü ve ruhunuzu baskılardan kurtarın. M.K. Atatürk.


Bundan sonraki yazımız Cumhuriyet’imizin “ kadın ilkleri” olacaktır.

TÜRK KADINININ GEÇMİŞİ - 2 -






































İSLAMDAN ÖNCE ARAP KADINI




Burhan Bursalıoğlu




İslam dininden sonra, Türk kadınının durumunu görmeye çalışırken, İslam’dan önce Arap kadınının durumuna kısaca göz atmak gerekmektedir.

Kuran’ın “Cahiliyye” dönemi olarak adlandırdığı “İslam öncesi Arap toplumlarında kadın,” toplumun en aşağılanan varlığı olarak kabul edilirdi. Çünkü kadın, erkeğin zevk için kullandığı bir meta idi.. Başka anlamda, kadının hiç değeri yoktu. Pazarda satılan kadın, değeri, bir devenin değerini asla bulamazdı.

Evlenen kadın, çocuk doğurmadığı taktirde aileden asla sayılmazdı. Çocuk doğurunca aileye dahil edilirdi.



Çocuksuz kadının diyetini kocası değil, kendi ailesi öderdi.



Araplarda, evlenme nedeniyle, kadının ailesini akraba olarak kabullenmezlerdi. Bunun için baba öldüğünde, son eşinden olmayan yetişkin oğlu, üvey annesiyle evlenebiliyordu.




Aile yapısı temelsizdi. Kız çocuklarına itibar etmezlerdi. Yeni doğan kız çocuklarını diri, diri toprağa gömerlerdi.. Kızın doğuşu utanç kaynağı idi. Kimsenin yüzüne bakamazlardı. Sanki suç işlemiş gibi olurlardı. Buna bir neden de ekonomik durumdu. Çünkü kız çocukları çalışmadığı için , aileye bir katkısı olmazdı. Savaş durumunda da korunmaya mecburdular. Kabileler arasında çıkan savaşlarda mağlup tarafın kızları esir alınır, bunlar pazarlarda, ya satılırlar, ya da cariye olarak alıkonulurlardı. Bunlar için , özellikle, orta ve aşağı tabakalarda kız çocuklarının hiç değerleri yoktu.



Erkek çocuğun doğumu, sevinç çığlıklarına neden olur, eğlence tertiplenir, bayram havası yaratılırdı. Aslında bu çığlıklar erkek çocuğun dünyaya gelişi için değil, kız çocuğunun doğmamasının sevinciydi.



Evlenecek erkekler, genellikle amca kızlarıyla evlilik yaparlardı. Kendi aşiretleri akraba oldukları için, yukarda bahsettiğimiz olumsuzlukların bir kısmını azaltma amacı güdülürdü. Ama bu olay, erkeğin başka kabileden kız almasına engel değildi.

Bir erkek iki kız kardeşle de evlenebilirdi. Onlarda , alacakları kadının sayısal önemi yoktu. Sınırsız kadınla evlenmek, ekonomik durumlarına göre serbestti.



Erkeğin kadın üzerindeki hakimiyeti, kadını perişan edecek kadar ağırdı. Erkek, karısının adet zamanlarında , onun yaptığı yemekleri yemez, aynı yatağa yatmaz, giysi ve elbiselerine dokunmazdı. İstediği zaman evden geçici de olsa uzaklaştırırdı.

Boşanmanın çok kolay olduğu bu dönemde, erkek isterse, eşini babasının evine gönderebilirdi. Boşanmış sayılan bu kadın artık evlenemezdi. Boşanmış kadını hiçbir erkek almazdı. Kadın düşkün ve fakir kalırdı.



Kocası ölen kadın bir yıl yas tutardı.



İki erkek karşılıklı olarak, kızlarını veya bakmakta oldukları kadınları değiş tokuş yapabilirlerdi.( İslamiyet bunu yasaklamıştır.)

Medeni kabilelerde, kızlar biraz daha rahattılar. Baba, evlenecek kızının fikrine müracaat eder, Onun düşüncelerine uygun olarak karar verirdi.



Bu kabilelerde, kadın eşini seçme ve boşama hakkına da sahipti. Hatta ticaret de yapabilirdi.





  • Bazı kaynaklar, Arap yaşantısında, yukarda bahsettiğimiz olumsuzlukların olmadığını söylerler. Bu kaynaklar Kureyş kabilesinde olduğu gibi, zengin kabileleri baz olarak almaktadırlar. Örnek olarak da, “kitab al-Muhabbar” yazarı Muhammet İbn Habib –El- bağdadi, nin söylediklerini örnek vererek, Hazretı MUHAMMED’in ilk karısı Hatice’nin ticaretle uğraşmasını örnek olarak gösterirler. Gerçek ise, Hatice’nin babasının savaşta ölmesi üzerine, işlerin üstesinden gelebilecek bir erkeğe ihtiyaç duyunca, dürüst ve doğruluğu dilden dile söylenen Muhammed’i işlerin başına getirir. Yukarda da belirttiğim gibi zengin kabilelerde kadının söz hakkı vardı. Ticaretle meşgul olabiliyorlardı. Bu karşı kaynakların, o grubun yaşantısını ele aldıkları görülüyor.

    Kısaca, İslam öncesi Araplarda kadının yaşantısı köleden farklı değildi. Hatta kölelikten de
    kötü idi. Kölenin nafakası sahibi tarafından karşılanırdı. Ama, evli kadının , dışarıya bırakılması durumunda, ac kalacağı kaçınılmazdır.




  • Hiçbir üstünlüğü olmayan, söz hakkı bulunmayan, işi gücü olmayan, kız doğurma tehlikesinin de bulunduğu, erkeğinin geçici malı, oyuncağı olan bir ortamda yaşayan kadının durumuyla, Türk kadınının yaşantısı, mukayese edilemeyecek kadar, farklılıklar vardır.
    Bu durumda olan kadının imdadına İslam Dini yetişti


    İSLAMİYET SONRASI ARAP VE TÜRK KADINI

    Arap kadınının kötü durumuna İslam Dini yetişerek, tam olmasa da, erkeğin haklarının yarısı kadar bir hakka sahip duruma getirmiştir.



  • İslamiyet’in doğduğu ortamın özelliği nedeniyle, önce o yöre için kurallar belirleniyor. Kız çocuklarının diri, diri gömülmesi yasaklanıyor. Evlenme boşanma yasal kurallara bağlanıyor. Miras hakkı ve mal edinme hakkı kadına da tanınmış, erkek ve kadın eşitlenmiş, ana ve baba saygı açısından denkleştirilmiştir. Bu arada, kadının, kocasına itaat mecburiyeti getirilmiştir.

    Bu gelişmeler Arap kadını için büyük bir ilerleme olarak kabul edilirken Türk kadını açısından, aynı ölçüde gerileme olarak kabul ediliyor.



  • 926 da ilk Müslümanlığı kabul eden Türkler Karahanlı’lar ve Hakaniler’dir. Onları, birinci yüzyıl sonlarına doğru Selçuklular izlemiştir.

    Türklerin İslamiyet’e girişiyle birlikte, bir tarafta kendi örf ve adetlerini muhafaza etmeye çalışırken bir taraftan da işgal ettikleri devletlerin, Fars, Bizans, Arap ülkeleri, hatta Avrupa Devletlerinin kültürlerinin etkisi altında kalmışlardır.



  • Türk kadınının üstün ve parlak durumu, değişik kültür baskıları nedeniyle gerilemeye başlamıştır. Anadolu’da doğan Mevlevilik ve Bektaşilik gibi tarikatlarda bu gerilemeyi körüklemiştir.



  • Selçuklu’lar, Anadolu’ya gelip yerleşene kadar, İslamiyet’in tesirlerine rağmen, Türk kadını yine de aktiftir. Eve kapatılmamıştır. Erkeklerle beraberdir.




  • Harem henüz bilinmemektedir. 300 yıl egemenliği süren Selçuklularda, kadın değişse de erkekten tamamen kopmamıştır. Kültür ve sanatla meşguliyetini devam ettirmiştir.




  • Kadınlar adına, kütüphane, medrese ve hastaneler kurmuşlardır. İran’ın Kirman kentinde, Kutlu Türkan hastanesi, Kayser’de , şimdiki adı Tıp Fakültesi olan Gevher Nesibe şifahanesi, Divrik’te Turan Melek Hatun kütüphanesi örneklerini sayabiliriz.

    Osmanlı toplumunda, özellikle İmparatorluğun ilk dönemlerinde, mevcut madrese ve tarikatların etkisiyle git gide kısılan özgürce yaşam, dini inançlarının sayesinde birazcık ta olsa yaşamda, belirli bir yer tanınmış olsa da, zaman , zaman bu da kaybolmuştur.



  • Köleci Bizans’ın alınmasından sonra, onların etkilerinden esinlenerek, Türk kadını” hareme “ kapatılmış ve toplum dışına itilmiştir. Toplumdaki şerefli yerini kaybetmiştir. Temel işlevi, çocuk doğurmak, onları büyütmek, erkeklere hizmet etmek ve cariyelik yapma durumuna sokulmuştur.



  • Selçuklular ve Osmanlılarda, kadın iki sınıfa ayrılırdı. Saraylı kadın ve kırsallı kadın. Saraylı kadın tam bir tüketiciydi. Kırsal bölgelerde yaşayan kadınlar, kentlerdeki kadınlardan biraz daha farklıydılar. Genel kurallar dışında, kırsal kadınlar üreticiydiler. Çeşitli uğraşları vardı. Kanuni ve 3. Selim zamanında kadınların pratik hekimlik yaptıkları, evden eve dolaşarak, ekonomik katkı sağlayan bohçacı kadınlar da çalışan kadınlar sınıfına dahil edilirdi.

    Osmanlılar da, her ne kadar harem ve çok evlilik, saray çevresinde oluşmuşsa da bundan halk da nasibini almıştır. Ataerki yönetiminde son söz erkeğe geçmiştir. Kadının etkisiz olduğu ailede, evlilik çağına gelen kızların, evlenecek erkek hakkında tercih yapması mümkün değildi. Boşanma tercihi de yoktu. Boşanmak sadece erkeğin hakkı idi. Üç defa “boş ol “, “Boşsun” gibi, kaza ile de söylense, ağızdan çıkar çıkmaz, kadın boşanmış sayılırdı.
    Hatta bir ara 19. yüzyılda, İstanbul’da beyaz kadın köle pazarları kurularak, kadın satışları yapılırdı. 1848 deki köleliği yasaklayan Milletler Arası anlaşma gereği , kölelik yasaklanıp kaldırıldı.


    --- DEVAM EDECEK --- KONULAR: Osmanlı kadınında iyileştirme – Cumhuriyet döneminde kadın




22 Nisan 2009 Çarşamba

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI



































23 NİSAN 1920 ÖNCESİ ANKARA


Burhan Bursalıoğlu

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Ankara’yı, o zamanki bilinen Engürü’yü anlatırken, “Köylerinde ekili yerleri çok, hayır ve bereketleri fazla, nimetleri bol, pınar ve nehirleri akar, bir mamur şehirdir ki, kalesi ve şehri emsalsizdir”der.


Coğrafya dersinde Ankara’yı Engürü olarak öğrenmiş olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, daha lisedeyken Ankara hakkında bildiklerini şöyle anlatırdı. “Engürü, Anadolu’nun ortasında 25 bin nüfuslu bir vilayet merkezidir. Kayseri, Kırşehir, Çorum, Yozgat mutasarrıflıkları bu vilayete bağlıdır. Arazinin mühim bir kısmı bozkır ve çoraktır. Kızılırmağın suladığı yerler mümbit ve bol mahsul verir. Tiftik keçisi, balı ve armudu meşhurdur Vilayetin merkezi Ankara şehrinin yanındaki tepede, eski devirlerden kalma bir kalesi vardır. Şehrin etrafındaki tepelerde, bağlar, bahçeler vardır. En mühim mahsulatı tiftik ve buğdaydır.”
1920 ler de Ankara’nın buğdayı boldu ama, genelde bozkır ve bataklık görüntüsünde olup halkın çoğu sıtmalıydı. Evliya Çelebinin bahsettiği, övünç kaynağı Engürü, 19. yüzyıla kadar olanıymış. 19. yüzyıldan sonra Engürü gerilemiş, nüfusu azalmış, ticaret gerilemiş, insanlar yoksullaşmış. Dünya tiftik tekelini elinde tutan Ankara’nın tiftik keçilerini İngilizler 1860 yıllarında alarak, sömürgesi olan Güney Afrika’da üretmeye başladılar.
1873 de Ankara’yı seller bastı. Ocak 1874 de 2 ay devam eden kar yağışı nedeniyle, hayvanlar perişan oldu ve öldüler, yollar kapandı, açlık başladı, yardım gelmedi 20 bin insan öldü, bir çok insan da başka yerlere göç ettiler.

4 sancaklı Ankara ilinden, 1877-1878 Rus savaşı için 1980 bin civarında asker alındı. Bunların da çoğu geri gelmedi. 1914 de yapılan nüfus sayımında Ankara’nın nüfusu , 299.500, Müslüman, 13.500 ü Ermeni, 3.600 ü Rum du.

İş adamı Vehbi Koç, Ankara’nın sosyal yapısını anılarında anlatırken şöyle der.
“Ankara halkının çoğunluğu Müslüman Türklerdi. Bir de Hıristiyanlar ve Museviler vardı. Hıristiyanlar çalışırlar, kazanırlardı. İyi yer, içer, eğlenirler, iyi giyinirler, güzel evlerde otururlardı. Pazarları hafta tatili yaparlardı. Türk ler de çoğunlukla, ya hoca, ya bakkal,
ya bekçi, ya da ambarcı olurlardı. Hıristiyan lar askere alınmaz, bedel öderlerdi. Askere gitmediklerinden, daha rahatça iş yapma, dükkan açma olanağı bulurlardı.'

Ankara, 1919 yıllarında, kale içine sıkışmış, 20-25 bin nüfuslu bir kasaba görünümündeydi.

MUSTAFA KEMAL VE TEMSİL-İYE HEYETİ ANKARA’DA


Mustafa Kemal ve Temsil-iye Heyeti 18 Ekim 1919 tarihinde. Sivas’tan yola çıkarak Ankara’ya hareket ettiler.
Mondros Mütarekesinden sonra, diğer Türk illeri olduğu gibi, Ankara da işgal edilmeye başlandı. İngilizler 2 bölük le Cebeci ve Demirli bahçe civarına yerleştiler. Daha sonra Fransız ve Fas askerleri geldiler. Fransızlar da Ulus civarına karargah kurdular.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, yorucu, aksiliklerle dolu bir yolculuktan sonra, 27 Aralık,1919 Cumartesi günü Ankara’ya geldiler. Karşılama merasiminden sonra, Valilik, kolordu ziyaret edilerek, genelkurmay karargahı olarak düşünülen, kent dışında, Kalaba köyündeki Ziraat okuluna, askerler dahil 36 kişi yerleşti. Mustafa Kemal bu okuldaki borusu pencereden dışarı çıkan, sacdan yapılmış odun sobası, bir kanepe, bir masa, iki koltuk ve birkaç sandalyesi olan odayı kullanmaya başladı. Çalışmasını ve misafirlerini bu odada ağırlardı.
Mustafa Kemal tüm kuruluşlara telgraf çekerek “Şimdilik, Heyeti Temsil-iye merkezi Ankara’dadır” bilgisini iletti.

Ankara halkının beklediği diğer kişilerse, İstanbul’da toplanacak olan Millet Meclisine katılacak Millet Vekillerinin Ankara’ya uğramalarıydı. Mustafa Kemal bu vekillerle görüşerek , toplantıda nasıl davranacakları konusunda bilgi veriyordu.

Bilindiği gibi İstanbul Millet Meclisi İngilizler tarafından basılarak, lağvedildi. Bir kısım vekil tutuklandı, bir kısmı da Anadolu’ya kaçarak Ankara’ya ulaştılar.İstanbul Meclisinin dağıtılması, bir yerde Osmanlıların da sonu idi. Mustafa Kemal , dağıtılan meclisin yerine Anadolu da, Ankara’da alternatif meclisin açılmasının kaçınılmaz ve zamanının olduğuna karar verdi. Aslında, taaa, Erzurum kongresinde buna karar vermişti.


BÜYÜK MİLLET MECLİSİ AÇILIYOR

Mustafa Kemal , her hareketinde, her yenilikte ve davranışta, zaman ve fırsatları iyi değerlendiren ve o zamanı iyi kullanan bir lider olması nedeniyle, Temsil Heyeti adına altı maddelik bir bildiri ve tören programı yayınlayarak, 23 Nisan 1920 tarihinde Meclisin açılacağını duyurdu.


Bu duyuruda, yapılacak tören programında, dinsel temanın ağır bastığını da görüyoruz.

“Vatanın bağımsızlığı, Hilafet ve Saltanat makamlarının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevi yapacak olan bu Büyük Millet Meclisinin açılış gününü, Cuma’ya rastlatmakla, sözü edilen günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün mebuslarla birlikte Hacı Bayram Veli camiinde Cuma namazı kılınarak, okunan Kuran’ın ve kılınan namazın aydınlığına bürünülecektir. Namazdan sonra –sakal-ı şerif – le birlikte özel daireye gidilecektir. Özel daireye gidilmeden önce bir dua okunarak, kurban kesilecektir.”

Büyük Millet Meclisinin bu açılış programını eleştirenler de oldu. Bunlardan biri de Kazım Karabekir’dir. Kazım Karabekir programı şu sözlerle eleştirdi..
“Tarihimizde bu kadar koyu taassupla, dini merasimle hiçbir meclis açılmamıştır. Fetvaları takip eden bu muazzam ihtifaller, acaba yer, yer başlayan ayaklanmalara karşı bir sigorta mı olacağı düşünüldü? Ne olursa olsun, inançla taassubu, Milli Meclisin başlangıç gününde, ayırmak daha ihtiyatlı olurdu. Yani, ne Cuma gününü seçmeye ve ne de bu kadar velveleye lüzum yoktu. Güzel bir dua iyi tesir yapabilirdi”

Meclisin adı konusunda da uzun, uzun tartışmalar yaşandı. Milletvekilleri gruplar halinde isim üretiyorlardı. “Meclis-i Kebir, Meclis-i Kebir-i Milli, Kurultay, Meclis-i Mebusan” gibi. Sonuçta Mustafa Kemal’in önerdiği Büyük Millet Meclisi adı, Mecliste telaffuz edilip kabul edildi.. 1845 doğumlu, Emekli Milli Eğitim Müdürü, Sinop milletvekili Şerif (Aykan), en yaşlı üye sıfatıyla açış konuşmasını yaptı.

Meclisin Milletvekili sayısı maalesef kesin olarak belirlenememiştir. Bazı araştırmacılar 383 sayısından 441 sayısına kadar rakamlar belirlemelerine karşı, TBMM yayınlarına göre de 437 olarak gösterilmektedir.

24 Nisan 1920 de yapılan Meclis Başkanlığı seçiminde Mustafa Kemal, 120 milletvekilinin 110 unun oyuyla Başkan seçilmiştir.

Kurtuluş savaşımızın kazanılmasında, devrimlerin yapılmasında , Cumhuriyetin kurulmasında önderlik eden Büyük Millet Meclisi temel oluşturmuştur. Bu nedenledir ki, Mustafa Kemal 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramını , Ulusumuzun temeli olan çocuklara armağan etmiştir.

İÇ ACISI EKONOMİK DURUM


Mustafa Kemal’in , Meclisin açılışına kadar geçirdiği evreler, çoğumuza masal gibi gelebilir.
Topu, tüfeği olmayan, askeri subayı olmayan, varlıklısı zengini olmayan, tüm toprakları işgal edilmiş bir vatanın kurtuluşuna baş koymuş, başta, kendine on bir suikast teşebbüsü yapılmış olan Mustafa Kemal ve birkaç Yurtsever insanın macerası masal gibi, sanki, sihirli bir değnek sayesinde tüm düşmanlar kaçıştı, “ Dile benden ne dilersin” diyen lambadan çıkan yaratık misali, yepyeni bir devlet kuruluyor. Aslında bunun hiçte böyle olmadığını, akıl sahibi insanlar idrak edebiliyorlar.

Bu girişimin, maddi yönünü de ele almak lazım. Bu yönde yapılan araştırmalar, gerçekten içler acısıdır. Bütün imkansızlıklara, olumsuzluklara, hayati tehlikelere, Dünya devlerine, Osmanlı devletine karşı kafa tutmanın , bir avuç insanı yıldıramadığını görüyoruz. Her şey bir tarafa, bu işin bir de ekonomik boyut var. Çekilen ekonomik sıkıntıların, dikkatimi çeken bir olayı anlatarak yazıma nihayet vereceğim.

Erzurum ve Sivas kongrelerinden parasız çıkıldı. Heyeti temsil-iye Ankara’ya geldi. Ankara Belediyesi, ilk birkaç gün kendilerini misafir ettiği söylense de, Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 23 Ankaralıdan , çıkabilecek masraflar için para toplandığı söylenmektedir. Bu paranın da kısa zamanda bitmesi ve sonrasını Mahzar Müfit’ten dinleyelim.

“Ekmekçiye bile verecek paramız kalmamıştı. Mustafa Kemal Paşa ile bu ciheti görüşürken, bulduğum çareleri yine eskisi gibi kabul etmedi ve yarı geceye kadar hep düşündük ise de para tedariki hususunda bir karar ve neticeye ulaşamadık.
Çünkü, bankalardan ve kuruluşlardan ödünç bile olsa para almayı , Paşa’ya bir türlü kabul ettiremedim. Ne yapacaktık? Benim bir kürküm vardı; Erzurumlu Nafiz beye müracaatla sattırılmasını rica ettim. Nafiz Bey,
-Ocak ayı içindeyiz, ne giyeceksin?, diye satmamakta ısrar ettiyse de, bu ısrar, ne olursa olsun kulağıma giremezdi. Aç mı kalacaktık? Nihayet onu da sattık. Kimsede satacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu hususta bir çare bulamıyorduk.
-Hele bakalım, sabah olsun, yine düşünürüz;. Sözü ile odalarımıza çekildik.
Para bulmak kabil iken Paşanın ,bu bulunan çarelere bir türlü muvafakat etmemesi yüzünden mustarip bir halde idik. Sabah oldu. Gece düşünmekten uyuyamamış olduğumdan, yatağımda istirahat halinde iken kapı vuruldu.
İçeriye giren zat, Müftü Efendinin geldiğini söyledi.
Eyvah, şimdi Müftü Efendiye (Rıfat Börekçi) kahve ısmarlamak lazım, kahve var ama şeker yok, benim iki parça şekerim var, onu da masanın gözünde saklamıştım, ya şekerli kahve isterse… Ya sigara da vermek lazım gelirse… Çünkü şeker çok pahalı idi. Herkes, şekerini kendi tedarik edecek emri verilmişti. Ne ile tedarik edilecekti? Kimde para vardı ki?
-Paşaya haber veriniz dedim.
-Paşa size gönderdi, Paşa ile görüştüler.
-Peki, buyursunlar.
Müftü Efendi odama girdi Ortadaki yuvarlak ve küçük masanın kenarında bir iskemleye oturdu.
-Müftü Efendi., zannıma göre kahve içmezsiniz, değil mi?
-Evet içmem.
-Sigara?
-Onu da kullanmam.
Halbuki Müftü Efendi kahve içerdi, fakat biz buna meydan vermemek için sualde bulunduk. Müftü Efendi derhal vaziyeti anladı ve içmem dedi. Tebessüm ederek:
-Sizin biraz sıkıntınız olduğunu öğrendik, az olsa da yardımda bulunmayı vazife bildik.
-Bundan bir şey anlayamadım. ( Yatağımın karşısında duran küçük kasayı göstererek)
- Paramız var, dedim. Halbuki kasa mevcudu 48 kuruştan ibaretti. Müftü Efendi bu sözümü dinlemedi bile. Geldi, cübbe sinin altından bir torba çıkardı. İçindeki kağıt paraları saymaya hazır bulunuyordu.
-Müftü Efendi, teşekkür ederiz ama, evvela Paşa ile bu hususu bir görüşseniz iyi olur.
-Görüştüm, kasa Mahzar Müfit Bey’dir, ona veriniz! dedi.
-Pekala.
Müftü Efendi birer, birer saymaya ve masanın üzerine koymaya başladı. Yüz, iki yüz, beş yüz geçti, nihayet tamamı bin lira kağıt para saydı. Ben de yataktan kalkarak paraları aldım ve kasaya koydum.
Bunu üzerine emirberi (Yardımcı asker) çağırdım ve iki şeker verdim
-Bize birer kahve pişir, emrini verdim. Müftü zaten vaziyeti anlamış olduğundan güldü. Ve
-Şeker pahalı, hesap lazım, size de gelen giden çok, başa çıkmaz, değil mi? diye latifeleşti
Kahveler içildi. Muhterem Müftü çıktı, gitti Ben de paranın miktarını derhal, Mustafa Kemal Paşa’ya haber vermek üzere odamdan çıktım.
Paşa’yı odasının kapı önünde bir habere bakarken gördüm. Bana
-Ne kadar? Dedi.
-Bin, dedim. Odasına girdik.
-Gördün mü, akşam ne kadar sıkılmıştık. Bu hatıra gelir miydi? Allah bize yardım ediyor, dedi. Ben de
-Evet. Kul sıkılmayınca Hızır yetişmez, dedim.
-Şimdi Hızır’ı filan bırak bakalım. Masraf ve varidatı tanzim et.
-Her şeyden evvel, bugün öğle yemeğinde Size bir ziyafet çekeceğim. Çoktan beridir et gördüğümüz yok. Şimdi emir verip pirzola aldıracağım. Bir de irmik helvası.
Mustafa Kemal Paşa
- İsrafa başlamayalım.
- -Bir defaya mahsus. Yarın yine çorba ve bulgur pilavına avdet ederiz
- Gülüştük.


Bu gerçek olay gibi yüzlerce yaşanmışlık var. İşte Türkiye Cumhuriyeti bu ortamlarda kuruldu.


Bu Devlet’e ihanet edilir mi?

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ÇOCUK BAYRAMI, Tüm Ulusumuza, çocuklarımıza Kutlu Olsun.





Kaynak: Erol Mütercimler' in FİKRİMİZİN REHBERİ








20 Nisan 2009 Pazartesi

TÜRK KADINININ GEÇMİŞİ






















Burhan BURSALIOĞLU


İSLAMİYET’TEN ÖNCE VE SONRA TÜRK KADINI

Gün olmuyor ki, toplumumuzda kadından söz edilmesin. Türbanlı kadın, açık kadın, çarşaflı kadın, mini etekli kadın, pantolonlu kadın, seksi kadın, ana kadın, erkek kadın, Osmanlı kadın, işçi kadın, ev kadın, memur kadın, müdür kadın, işveren kadın, başkan kadın, vekil kadın, bakan kadın, özgür kadın, ezilen kadın, dul kadın, diye yüzlerce deyim sayabiliriz.
Bugün bu deyimler güncelliğini devam ettiriyorsa, demek ki, kadının, yaşantımızda ve toplumumuzda çok önemli yeri var ve bunu devam ettirmektedir.

Bugün, çoğu ülkelerde olduğu gibi , bizde de Başbakanlığa kadar yükselebilen kadının geçmişini şöyle bir irdeleyelim. İslam’dan önceki, İslam’da ve Cumhuriyetimizde Türk kadınının evrelerini kısa, kısa hatırlayalım.

İSLAMİYET’TEN ÖNCE TÜRKLERDE KADIN

Öncelikle, eski Türk toplumunda kadının yeri ve değerini, yüzeysel olarak ele alalım.

Eski Türk boy ve aşiretlerde, kadın tamamen serbest, özgür, saygın ve erkekle eşit şartlara sahiptiler. Totemcilikten sonra Türkler Şamanizm dinini seçtiler. Şamanizm, kadındaki kutsal güce dayanıyordu. Yani, tanrı ve tanrıçalara inanma devri başlamıştı..En güçlü tanrıça “Akana “ idi Şamanizm de eşitlik temel kuraldır. Kadın, güçlü, kişilikli ve etkilidir Her güzel, doğum, iyilik, ve aşk gibi konuların üzerine “Tanrıça” adı konulurdu. Onun için kadın, çok değerli ve kutsal bir varlıktı.
Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu- Bilig” adlı eserinde, kadın ve kızın değerinden “Nadir” deyimi ile söz eder. Din toplantılarında, kadınlı erkekli grupların, bir daire etrafında birlikte halka yaparak oturdukları, yaş sırasına göre karışık olarak sıralandıkları, “Yakut”lardaki “Isıah” denilen ayinlerde, kadın ve erkeklerin, el ele tutuşarak, daire oluşturduklarını, “Hu hu “diyerek dans ettiklerini, birlikte kımız içtiklerıni tarihi kaynaklardan öğreniyoruz.
Türk Moğol inanışlarına göre de, yer tanrıçası olan “Ötügen” de dişidir.

Bir Türk hakanı, yazdığı emir ve fermana “Hakan ve hatun’un emri” ifadesiyle başlardı.. İdarede, Türk hakanın eşi de hakan kadar sorumluydu. Görevi, birlikte yürütürlerdi. Resmi kabul ve törenlerde yan yana otururlardı. Kadınlar, doğrudan doğruya, kale muhafızı, elçi, vali ve hükümdar olabiliyordu.
Cengiz yasasında, boşanmada üstünlük hakkı kadına verilmişti. Karısını boşayan erkeğe, ölüme kadar giden cezalar verilirdi. Genç kadın kutsal sayılır; ona tecavüz edenin boynu kırılırdı.

Türk Kültüründe, kadının belli başlı 2 özelliği dikkati çekiyordu. Birincisi kahramanlık. İkincisi de analıktır.
Dede Korkut hikayelerinde, Türk kadınını anlatırken, “Türk kadını kutsaldır, güzeldir. kocasının yardımcısıdır. Ailede son sözü kadın söyler, fikirleri esastır” der. Kadın aynı zamanda milli bir kahramandır; yenilmez bir savaşçıdır. O erkeklerle değil, erkekler kadınlarla yarışır. Kadını, evin direği olarak niteleyen Dede Korkut:
“ Beri gel başımın bahtı, evimin tahtı.
Evden çıkıp yürüyünce selvi boylum,
Topuğundan büklüm, büklüm kara saçlım
Kurulu yaya benzer çatma kaşlım;
Çift badem sığmayan dar ağızlım.
Kavunum, yemişim, düvleğim…”
der.
Kızlar, kendileriyle evlenmek isteyen erkekle, bir nevi duello eder. Eğer erkek yenilirse kız onunla evlenmez. Çünkü kızlar evlenecek olan erkeklerin kendilerinden daha güçlü olmalarını isterler.
Bu konuda, 13. yüzyılda, Amu Derya nehrinin kuzeyinde, Kuzey doğuya doğru yayılan ve Büyük Türkiye diye tanınan yerlerde Marco Polo’nun yaptığı gezilerde, Türk hükümdarlarının kızlarından söz eder.
.-- Prenses öyle güçlü ki, tüm ülkede onunla başa çıkacak erkek bulmak güç. Çünkü kim çıkarsa hepsini yenmektedir. Babası kendisini evlendirmek istediği halde, o buna razı olmamakta ve “kendi beğendiği birini bulana kadar” hiç kimse ile evlenmek niyetinde olmadığını açığa vurmaktadır. Bunun için, babası ona, yazılı olarak dilediği erkekle evlenebileceğine dair söz verir. Prenses, ülkenin dört bir tarafına haber salarak,, genç delikanlıları kendisiyle güç denemesine çağırır, ve kendisiyle başa çıkacak kişi ile evleneceğini açıklar. Gelen taliplerle güç denemesi yapar, yenilirse, yenildiği erkekle evlenirdi" der.

Oturdukları ev gelenek ve hukuken ortak sayılırdı.
Kadın Devlet yönetimindeki etkinliği yanında, askerlik ve spor da, da çok etkiliydiler. Çocukların velayetinde, baba kadar ananın da hakkı vardı.
Karahanlılar ve Selçuklularda -Terken- ünvanını taşıyan Sultanların eşleri, sadece hükümdarlara ve siyasi meselelere etkili olmakla kalmıyor, bizzat önemli roller oynuyorlardı. Kendilerine ait yurtluk kentleri, bunları idareye memur, divan teşkilatları, askerleri, bütçeleri ve önemli gelirleri vardı. Onun için, Feodal devlet bünyesinde ki erkekler gibi hatunlar da, görev ve imkanları nedeniyle, devlette önemli mevki sahibi idiler.

Tarihte, kadının ilk devlet başkanlığı yapan Türklerdir. Örneğin: Delhi Türk Devlet Başkanlığını yapan Raziye Sultan’dır. Kirmanda, Kutluk Türk Devletinde, Devlet Başkanı Türkan Hatun’dur..8. yüzyılda Buhara’da devleti “Toksan” adında bir Hatun Sulta yönetiyordu.
Cengiz Han’ın gelini, Ögedey Han’ın karısı Turakina”, kocasının ölümünden sonra dört yıl hükümdarlık etmiş ve hatta, Fatma Hatun adında bir kadınıda alarak başvezirlik yaptırmıştır.

Öte yandan, M.S. 720 yılında Gültekin (Kül-tekin) için dikilen -Tonyukuk- ve 734 de Bilge Hatun adına dikilen -Orhun- kitabelerinden , kadın, siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda özgürlüğe sahip olduklarını anlıyoruz. Bilge Hatun’un , Gültekin’in annesi olduğunu da belirtmemiz lazım. Gültekin Han, devlet yönetimini, eşi Kutlulu Sultan ile yapmıştır.
Belazuri’nin, Fütüh Ül – Buldan’ında, arap ordularının Buhara’ya yaptığı saldırılara karşı, Buhara Melikesi Hınık Hatun’un nasıl karşı koyduğu anlatılırken, , Onun son derece dirayetli cesur ve iyi bir idareci olduğu anlatılır.

Dulkadir oğullarında 30 bin süvari kadın birliğinin olduğunu söylerler. Bunlar erkekler gibi silah tutup savaştıklarını söyleyen Dede Korkut gibi, Fransız elçisi B.Dela Brogere de aynı şeyleri yazmıştır.
Aşık Paşa Zade “Anadolu’da Baciyan-ı Rum taifesi (Bacılar Ordusu Teşkilatı) adıyla ifade edilen bu Türkmen kadınlar ordusudur.

Kısaca, eski Türk’lerde kadının, erkeklerden, her konuda, bir ayrıcalığı yoktu. Aynı haklara, aynı sorumluluklara ve aynı özgürlüğe sahiptiler.


--- DEVAM EDECEK --- KONULAR: islamiyet’ten önce Arap kadını – İslamiyet sonrası, Arap ve Türk kadını




[K1]

UNUTULMAYACAK GÜNLERİMİZDEN

ATAMIZIN 79. ÖLÜM YIL DÖNÜMÜ Burhan Bursalıoğlu Büyük kurtarıcı ve Cumhuriyetimizin kurucusu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK sağl...