5 Temmuz 2012 Perşembe
1 Temmuz 2012 Pazar
ADALET
İ D A M
Burhan Bursalıoğlu
Gün geçmiyor ki sözlü
ve yazılı basında, Ülkemizin değişik yörelerinden cinayet haberleri duymayalım. Bu haberlerin çokluğu, cinayetlerin işleniş tarzı,
kişilerin düşmanlık nedenleri, kişilerin yakınlıkları, sebepleri insanın kanını
donduruyor.
Annenin çocuklarını, babanın eşi ve çocuklarını, kardeşlerin
birbirlerini, hala,teyze, dayı, amcanın yeğenlerini veya bunun tersi işlenen cinayetlerin sebeplerine baktığımızda,
“cinayet işlemek, adam öldürmek bu kadar ucuz mu? “ sorusunu ister istemez soruyoruz. Özellikle cinayetlerin çoğu, ekonomik, namus, ümitsiz aşk, taciz, hırs, kan davası,
tedhiş, taammüden ve isyan eylemlerinde,
bilerek veya bilmeyerek oluşan ölümlerdir. Son bir ölüm haberi, çöp taşıyan birinin
elindeki çöpten yere düşen şişe için işlenmiş. Görüyorsunuz, sanki karınca veya sivri sinek öldürüyorlar. Sebep mi? Aşağıda sırası geldiğinde açıklayacağım.
Toplu yaşamın bazı
sıkıntıları da ölümleri getirmektedir.
Şanlıurfa ceza evinde meydana gelen, ve ikinci kez aynı
yerde başlatılan yangınlı, ölümlü isyan hareketini örnek olarak gösterebiliriz. Bu olayın sebebi ne olursa olsun, toplu bir hareketin meydana
getirdiği ölümlü ve maddi zararlı eylemin de, korkusuzca yapılması bir
güvenceden kaynaklanıyor olabilir. Nedir güvence? “Ölmeyeceği” güvencesi. Bu güvenceyi
veren Devlet ve Ceza İnfaz
Yasasıdır.
13 kişinin öldüğü 5 kişinin yaralandığı olayda, 8 kişilik koğuşta 18 kişi yatarsa olacağı
budur. Resmi açıklamalarda, 20 kişilik koğuşa 60 tutuklu veya hükümlü
konursa, bir kişilik ranzaya 2-3 kişi
sığdırılmaya çalışılırsa, bir kısım mahkümları yerde yatırılırsa, 50-60 kişilik
koğuşlarda tek tuvalet olursa, ihtiyacı karşılayacak su verilmezse, aydan aya
banyo yaptırılırsa, orada ne olmaz ki? Kavga da çıkar, yangında olur, taciz de
olur, insanlar da ölür.
Bu insanlar en ağır suçu işlerlerken asla ölüm akıllarına
gelmez. Çünkü, işlediği suçun cezası ölüm olmayacaktır. Hele, hele bu insanlar yaşamları boyu yoksulsalar, başkalarının himmetine
muhtaçsalar, işlediği suçu bir çıkar karşılığında işlemişse, hayatta kimsesi
yoksa, ömür boyu hapishanelerde yatmak,
onun için kurtuluş saymaktadır. Yatağı var, yemeği var, koğuş dolusu da arkadaşı var. İşin ucunda ölüm de olmayınca
hapishaneye, onlar için girmek suç değil
mükafat gibidir.
Bugünkü şartlar, ceza evlerinde yatanların sayıları,
kapasitenin çok üstündedir.
Cinayetlerin bu kadar kolay işlenmesinin ve ceza
evlerinin mahküm veya tutuklulara
yetmediğinin nedeni ne olabilir.? Yukarıda sebeplerini saydığımız
nedenlerin bir kısmı, eğitimsizlik, örf ve adet, yaşama, mekan ve koşullarının
yanında, caydırıcılığı olmayan ceza yasalarıdır. Hatta mevcut yasaların ,
kişiler tarafından yanlış algılanıp, yanlış kararlar da vermesidir.
Ceza yasasında eksik olan İDAM dır. İşlenen suç ve cinayetin arkasında idamın
olmasını bilmek, acaba o insanın daha sakin olmasına neden olmaz mı?
İdamı yasalarda var
olduğunu bilen ,” sonunda beni de idam
ederler” diye düşünen bir insan bile bile cinayet işler mi? Tabii ki münferit
olaylar olacaktır. Tabii ki hırsına yenilmiş olacaktır. Tabii ki kan
arayacaktır. Ama bunların sayıları bir ellin parmakları kadardır. İdam caydırıcıdır. Özellikle orta ve geçkin
yaşlılar bilir. İdamın yasalarda olduğu zaman içerisinde, bu kadar cinayet
işleniyor muydu? Asla. İşlenen cinayetleri günlerce konuşurduk, yorum yapardık.
İnsanlara tuhaf gelirdi cinayetler. 1920 den 1984 de kadar yani 64 yılda , mahkemelerin verdiği idam
kararı toplamı sadece 712 dir. (Bu rakama, İstiklal Mahkemelerinin verdiği
idam kararları dahil değildir) Son 10
yılda işlenen cinayetleri toplasak binleri geçer kanısındayım.
Her şeyde olduğu gibi, her şeye çabuk kanan bir millet
olduğumuz için Avrupa Birliği ne girme şartlarını bize Avrupa’lılar sunarken,
içinde idamın kaldırılması da vardı. Her
şey yerine oturmuş, hemen AB ye girecekmişiz gibi idamı kaldırmaya soyunduık . Bu
nedenle, 1984 den sonra TBMM idamları onaylamıyordu. Bu
arada terörist başı Abdullah Öcalan yakalanmış ve idama mahküm olmuştu. Öcalan’ın idam edilmesini bazı yöneticiler
gibi Avrupa da istemiyordu. İdamın kaldırılmasına bu olayda kılıf olmuştur. O
zamanın Başbakan!ı Sayın Bülent Ecevit’in söylediği
“ABD Öcalanı bize neden teslim etti” sözü manidardı. ABD Ecevit’i sevmediğini herkes biliyordu. ABD, Öcalan’ı teslim etmekle “Ecevit’i
onurluyor” düşüncesi saçma
geliyordu. Bunu Ecevit’de bildiği için , Öcalan’ın teslim edilmesinde, onun
geleceği topunu ABD Ecevit’e atmıştı.
İdam edilse Kürtlerin, edilmese
Türklerin gazabına geleceğini ABD iyi planlamıştı. Nitekim 2002 seçimlerinde Ecevit ve ortakları
tepetaklak düştüler.
AB uyum sürecinde
2002 de kısmi, 2006 da da 5218 sayılı yasayla , Anayasa’nın
değiştirilen 10,15,17,30,38,87,90,131 ve
160. Maddelerin yanında 143 madde kaldırılarak, idam tamamen ceza yasalarından çıkarılmış oldu.
Bu arada, topluma
yapılan en büyük kötülük de, zinanın suç olmaktan çıkarılmasıdır.
İşte, 1984 den itibaren idamların uygulanmamasaı, 2006 da
tamamen kaldırılması, cinayetlerin artması, ceza evlerinin kapasitelerinin üstünde
insan barındırması, ölümlerin bu kadar ucuz olmasının en büyük nedenidir.
Devlet, TBMM idam
kararını tekrar koymalıdır. Koymalıdır
ki, ceza evleri ölüm evleri olmasın, koymalıdır ki önüne gelen cinayet
işlemesin. Koymalıdır ki, devlet canileri besler olmasın. Koymalıdır ki, İDAM caydırıcı olsun. Koymalıdır ki hem ölen
hem de cinayet işleyen yaşayabilsin. Ocaklar sönmesin. Analar, babalar,
kardeşler ve akrabalar ağlamasın. Koymalıdır ki, davalar azalsın, mahkemeler
nefes alsın.Koymalıdır ki, Ulusumuz huzur içinde olsun.
22 Haziran 2012 Cuma
G Ü N D E M
TERÖR BELASI
Burhan Bursalıoğlu
Değerli Okuyucularım; inanın
müthiş şekilde huzursuzum.
78 yaşındayım. Bugüne dek hiçbir gün huzursuz olmadım ve
endişelenmedim, kaygılanmadım, tedirgin olmadım.
2. Dünya savaşında, dört bir tarafımız , ateş, barut, ölüm
saçarken dahi bugünkü kadar tedirgin olmamıştım. Tedirginliğim, asla can korkusu değildir.
Tedirginliğim; gençlerin çocukların ve gelecekte doğacak olanlar içindir.
Tedirginliğim, Vatanım içindir. Tedirginliğim TC Devletinin çul değiştireceğidir.
Tedirginliğim; bizi yönetenlerin işin vahametini anlayamamış ve bundan sonrada anlayacaklarını
zannetmediğim içindir. Zamanı manasız, boş uğraşlarla geçirmekte oluşları ve
ipin ucunu kaçıracakları endişesi taşıdığım için tedirginim. Tedirginim
çünkü, son yıllara kadar Dünya’nın
en güçlü orduları arasında kabul edilen
Türk Silahlı Kuvvetlerinin, dış dünyada , gücünün kaybolduğu hissini uyandırması ve Ulusumuz nezdinde de
güvenirliğini kaybetmiş olması tedirginliğidir. Özellikle komuta
kademesinde bulunanların, geleceği
görememe tedirginliğidir. Tedirginim, çünkü: Türkiye Cumhuriyetinin, kuruluş ve
gelişimini sağlayan tüm olguların yok edilme
endişesidir.
Atatürk’ün Ulusumuza,
ordumuza ve dünyaya haykırdığı : “Hattı
müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır, O
satıh bütün vatandır.” Veciz sözünün
tersi olacağı kaygısıdır. Anadolu’nun parçalanacağı kaygısıdır.
Sevgili Dostlarım, 5
yıl önce Hakkari, Yüksekova’nın Dağlıca bölgesindeki Yeşiltaş karakoluna
saldıran PKK lılar, bu kez de aynı karakola saldırarak 8 gencecik askerimizi
şehit ettiler. 11 askerimiz de yaralandı, bunların ikisinin durumu da kritik.
Aynı bölge, aynı yer, stratejik önemi olan buranın daha emniyetli şekilde korunması
Komutanların aklına gelmedi mi? Geldiyse, yeteri kadar önlem alınmadı mı? Genel Kurmay Başkanlığı ,
her ne kadar açıklamalarıyla masum olduklarını
söylese de, bu işte büyük bir kusur un olduğu, ileride daha vahim olayların
olabileceği tedirginliği içindeyim.
Siyasetçilerimiz, bizi idare etmeye çalışıp, bu işi
beceremeyenler bakın neler söylüyorlar.
Sayın Bülent Arınç: “PKK li teröristlerin silahları vardı ve
sayıları fazlaydı.” Ağlar mısın, güler
misin? Teröristler galiba ellerinde çiçeklerle
karakola baskın mı yapmalıydı?
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu: “PKK koşulsuz silah bırakmalı” Onlarda, bu emre uydular.
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “ PKK Her
türlü silahlı faaliyetlerine son
versin, hükümet’de operasyonlarını
durdursun” Demirtaş’ın silahları susturacak kadar gücü yok mu?
Sayın Devlet Bahçeli de “….biz bedeli ne olursa olsun, üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye
varız ve kararlıyız.” Onun için mi bu konudaki toplantılara katılmıyor çay bile
içmiyorsun?
Sayın Başbakan Amerika’dan sesleniyor. “ Terörle mücadeleyi
sonuna kadar sürdüreceğiz. Er veya geç bu işi başaracağız” Daha ne kadar,
binlerce daha şehit verdikten sonra mı? 12 yıldır iktidardasın . Sıfır terörle aldığın hükümetin yanlış
politıkaları nedeniyle bugünkü duruma
gelindi.
Uzaktan davulun sesi
hoş gelmiyor, içimizi acıtıyor. Yetkili ağızlar kürsülerde ahkam
kesiyorlar. Ne yapıyorlar? Hiç bir şey.
Evet hiç bir şey yapmıyorlar. Sadece konuşuyorlar. Konuştukça şehit
veriyoruz. Bari susun. Susun da bir şeyler üretin, girişimlerde bulunun, bu milletin taktirini alın. Oturmakla,
konuşmakla, terörün biteceğini mi zannediyorsunuz. ?
Tüm şehitlerimize Allahtan rahmet, ailelerine de sabır diliyorum.
15 Haziran 2012 Cuma
ATATÜRKTEN
ATATÜRK'ÜN DEVLET YÖNETİMİ SÖZLERİ
ATATÜRK'ün DEVLET YÖNETİMİ HAKKINDA SÖYLEDİKLERİNDEN , HATIRLAMA BAKIMINDAN, BİRKAÇ SÖZÜYLE BU GÜNKÜ BLOGUMU SÜSLEDİM
Burhan Bursalıoğlu
Yemin mukaddes bir sözleşme demektir. Namus
sahibi olan bir kimse verdiği sözden dönmez. 1919
Millete efendilik yoktur. Hizmet etme vardır.
Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur. 1921
Memleket işlerinde, millet işlerinde, hakikî işlerde
duygulara, hatıra, dostluğa bakılmaz. 1922
Bir hükümet iyi midir, fena mıdır? Hangi hükümetin iyi
veya fena olduğunu anlamak için, “Hükümetten gaye nedir?” bunu düşünmek
lâzımdır. Hükümetin iki hedefi vardır. Biri milletin korunması, ikincisi
milletin refahını temin etmek. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyi, edemeyen fenadır. 1923
Bu memlekette çalışmak isteyenler, bu
memleketi idare etmek isteyenler memleketin içine girmeli, bu milletle aynı
şartlar içinde yaşamalı ki ne yapmak lâzım geleceğini ciddi surette
hissedebilsinler. 1923
Memleket dayanışma isteyen bir birliğe
muhtaçtır. Alelâde politikacılıkla milleti parçalamak, hıyanettir. 1925
Milleti, aklımızın ermediği, yapmak kudret ve
kabiliyetini kendimizde görmediğimiz hususlar hakkında kandırarak geçici
teveccühler elde etmeye tenezzül etmeyiz. Millete, adi politikacılar gibi
yalancı vaadlerde bulunmaktan nefret ederiz. 1925
İnsanlar daima yüksek, temiz ve mukaddes hedeflere yürümelidirler. Bu hareket şeklidir ki insan olanın vicdanını, dimağını ve bütün insanî kavramını tatmin eder. Bu şekilde yürüyenler, ne kadar büyük fedakârlık yaparlarsa, yükselirler ve bu hareket şekli mutlaka açık olur. 1926
Çünkü alnı açık, dimağı açık, kalb ve vicdanı
açık insanlar tarafından idare olunabilen toplumlar ancak bu manada
hareketlerin izleyicisi olabilirler. Fikirlerini, duygularını ve teşebbüslerini
gizli tutanlar, gizli vasıtalar uygulamaya girişenler mutlaka utanma ve
sıkılmayı gerektiren, akıl ve mantığın haricinde hareket edenler olabilirler.
Bu gibi işlere girişenlerin sonu er geç acıdır. 1926
Milletvekili olarak vazife ve sorumluluk mevkiinde beraber çalışacağımız arkadaşlarımızın geçen tecrübelerden de yararlanarak vazifelerini eksiksiz yapacaklarını ve özellikle milletvekilliğinin her tür düşünceden daha önemli bir millet vekaleti olduğunu ve bunun resmi ve özel hayatta bile bir çok manevi ve belirli külfetleri bulunduğunu gözönünden uzak tutmayacaklarını kuvvetle ümit ederim. ( 1927 )
Bizim yüzümüz, her zaman temiz, pâk idi ve daima temiz ve pâk kalacaktır. Yüzü çirkin, vicdanı çirkinliklerle dolu olanlar, bizim vatanseverce, vicdanlıca ve namusluca hareketlerimizi küçük ve çirkin ihtirasları yüzünden, çirkin göstermeye kalkışanlardır. ( 1927 )
İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri,
devlet işleri görülemez; millet ve devlet şeref ve bağımsızlığı temin edilemez.
1927
İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir prensip
yoktur. Türk milleti, Türkiye’nin gelecek çocukları, bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar.
1927
Yapmamıza imkân hasıl olan işleri yapmazsak, tarih bizi tenkit eder. 1928
Benim istediğim sadece memleket işlerinin
Büyük Millet Meclisinde açıkça münakaşa edilmesidir. Büyük Millet Meclisinde
Türk milletinin gözü önünde açıkça konuşulamayacak hiçbir iş yoktur. 1930
Millet tarafından, millet adına, devleti idareye yetkili kılınanlar için, gerektiği zaman, millete hesap vermek, mecburiyeti, lâubalilik ve keyfî hareketle uzlaşmaz. ( 1930 )
Bizim telâkkimize göre, siyasî kuvvet, millî irade ve egemenlik, milletin bütün halinde müşterek şahsiyetine aittir, birdir. Taksim edilemez, ayrılamaz ve başkasına bırakılamaz. 1930
Artık, bugün demokrasi fikri, daima yükselen
bir denizi andırmaktadır. Yirminci asır, birçok müstebit hükümetlerin, bu
denizde boğulduğunu görmüştür. 1930
İç siyasette meydana getirdiğimiz güven ve huzur, vatandaşlara verimli çalışmalarında gönül rahatlığı ve güven sağlamıştır. Cumhuriyet kanunlarının ve Cumhuriyet kuvvetlerinin hürmet ve itibarı memleket için esas destek ve yaptırım olduğu bir daha ispatlanmıştır. ( 1931 )
Yaptığını bilen ve hizmet yolunda tedbirlerine inanan idealistler kendimizi eleştiriye açık görmeyi gerekli görüyoruz... Dikkat edilecek nokta olarak gösterdiğim nitelik yalnız laik, cumhuriyetçi, milliyetçi ve samimi olmaktır. ( 1931 )
Siyasi olarak bağımsızlığını kazanmış bir halkın yaşayış ve geleceğe yöneliş hareketinde ümitlerini beslemek ve kendi kudretine itimat hislerini kuvvetlendirmek için ona canlı bir akımın içinde yaşadığı hissini vermek lazımdır. ( 1931 )
Devlet ve hükûmeti, kendi malı ve koruyucusu tanımak, bir millet için büyük nimet ve şereftir. ( 1936 )
Milletler üzüntü ve keder bilmemelidir. Önderlerin vazifesi, hayatı neşe ve şevkle ( büyük istekle ) karşılamak hususunda milletlerine yol göstermektir. ( 1937 )
İleri hükümetçiliğin belirgin özelliği, halkı, kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde gelişmesine önem vermek, çok yerinde olur... Özel idareler ve belediyeler, büyük kalkınma savaşımızda başarı oranını arttıracak vazifeler almalı ve özellikle hayatın ucuzluğunu sağlayacak, yerine göre tedbirler bulmalı ve yetkilerini tam kullanmalıdırlar. ( 1937 )
Elimizdeki programın ruhu, bizi yalnız bir kısım vatandaşla alâkalı kalmaktan meneder. Biz, büyük Türk Milleti'nin hizmetindeyiz. ( 1937 )
Takip edilen amaçlar hiçbir zaman kişisel olmamalıdır. Geçmiş sistemlere bağlı kalanlar ve geleneklerden sıyrılamayanlar hiçbir zaman modern bir devlet meydana getiremezler. ( 1938 )
7 Haziran 2012 Perşembe
GEZİ
EĞLENCE ADALARI
Zorlu bir kışın yorgunluğunu çıkarmak, ufukta görülen yakıcı
bir yazın öncesinde biraz enerji
depolayalım dedik ve
Yunan adalarını hedef tayın ettik.
31 Mayıs Perşembe günü Bodrum'dan, Eşim ve eşimin vefat eden ağabeyisinin eşiyle birlikte
İzmir'e hareket ettik. Bir gece kuzenlerimde kalarak, 1 Haziran Cuma günü, saat
: 18 de
ETS TUR un
kiraladığı, aslen Yunan gemisi olan,
AŞK Gemisi ayarındaki, AEGEAN
PARADİSE adli gemiye bindik.
AEGEAN PARADİSE:
Aegean Paradise
(Gövdesinde ETS yazısı var)
Yunanlı bir armatörun gemisi.
1997 de yapılmış, 174 m.
uzunluğunda, 24 m. genişliğinde, 8
katlı, 327 kabin, 900
yataklı, 310 mürettebatlı, 1274 kişi
kapasiteli, 20 mil hız yapabilen
bir gemi.
Kabinlerde, telefon,
televizyon, buzdolabı, kasa, klima, banyo, dolaplar WC bulunmakta.
Geminin güvertelerinde , gördükleri hizmete göre:
1. güvertede: Fin hamamı, duşlar, dinlenme alanı, kuaför, güzellik salonu, sağlık merkezi, asansör.
2. güvertede:
resepsiyon,fotoğrafcı, gemi mağazası,
kütüphane,bilgisayar odası ve asansör.1. güvertede: Fin hamamı, duşlar, dinlenme alanı, kuaför, güzellik salonu, sağlık merkezi, asansör.
3, güvertede: Restoranlar, oyun salonları, gösteri alanı.
7. güverte: Fitnes odası, şezlonglu havuz, iki jakuzi,açık hava duşları, havuz bar, güneşlenme alanı ve panoramik bar ve disko.
8. güverte:Yürüme parkuru, seyir ve güneşlenme
alanları.
Hani bazı insanlar,
uçaktan korktukları gibi bazıları da gemiye binmekten korkarlar. onlara
tavsiyem. Korkularını yenmek için bu tür bir gemiye bir kere dahi olsa
binmeleri. Korkularının boşuna olduğunu
göreceklerdir. Çünkü, geminin durduğunu, hareket ettiğini , gittiğini
hissetmeyecektir. Ancak güverteden,
kabin balkonlarından veya camlardn dışarıya
bakarsa geminin hareketini görebilecektir.
HAREKET
Geminin hareketinden
önce, saat: 17.15 de, 4 ayrı
salonda toplanan yolculara can
yeleklerinin giyme provaları yaptırıldı, yeleklerdeki düdük ve ışıkların
kullanılıp kullanılmadığı kontrolu yaptırıldı. Saat 17.45 de bitirilen
tatbikat sonrası tam, 18.00 da İzmir
limanından hareket ettik.
Hareketten bir saat
sonra yemek anonsu yapıldı. 3 ayrı yemek salonu vardı. En büyük salona
geçtik. garsonlar tek kıyafet giymiş ve
hepsi de uzak doğulu idiler,
Endonezyalı, koreli, Kamboçyalı vs..
Bunlarda gemi gibi kiralıkmış. Ama bu konularda eğitim görmüş oldukları açıkca
görülüyordu.
Türkçe bilmedikleri
için anlaşmada zaman kaybı oluyordu.
Ismarlanan yemekler geç geliyordu. Bu arada garsonlara Türkçe'yi öğretmeyi de ihmal etmedik. Sonraki
kahvaltılarda, "Günaydın", öğle ve akşam yemeklerinde "iyi
günler, merhaba, teşekkür ederim. hoşca kalın, nasılsınız, iyiyim gibi
sözcükleri söylemeye başladılar. Kızlı erkekli bu garson grubu birkaç tur
sonra lisanımızı öğreneceklerdir.
Her tür kumar
aletlerinin bulunduğu salonlar tıkabasa
doluyordu. İnsanlar sanki gezip görmeye değil, kumar oynamaya gelmişlerdi. Halbuki, 18 saatlık kesintisiz seyahatimizde,
Yunan sanatçının verdiği konser, caz
ekibinin 7. kattaki, havuz başı müziği, havuzda
serinleme, kitap okuma,güneşlenme gibi etkinlikler ve imkanlar varken
kumar oynamanın bir anlamı yoktu. Öyle
insanlar vardı ki, bindiği anda,
kumarhanenin açıldığı zamandan , dönüşte, kumar aletlerinin kapatıldığı zamana
kadar oynayanlar vardı. Ben ve eşim 15
er dakika,sadece "Bi bakalım nasıl birşey "
sorusuna cevap için oynadık.
SANTORİNİ
ADASI
Cumartesi sabahı,
saat 9.30 da adanın açıklarındaydık. Adanın arka kısmında bulunuyorduk.
Gemiden inmeden,
güverteden gördüğümüz ada, simsiyah, tepelerde kar yağmış gibi görünen beyaz evler
ve çıkacağımız yerde birkaç bina.
Liman olmadığı için
gemimiz açıkta demir attı. Biraz sonra
tender botlar dedikleri motorlar
geldi ve onlarla karaya çıktık. Çıktığımız bu iskeleye "Athinios iskelesi "diyorlar. Gemiden gördüğümüz binaların bir kısmı satış dükkanları ve bir kısmı da motorcuların barınaklarından ibaretmiş
.
Santorini adası,
Kiklad ada grubunun en güneyinde bulunmaktadır. 73 km.2 dir. MÖ. 1500 yıllarında oluşan büyük bir
volkanik patlamayla meydana gelmiş. Onun için uzaktan görülen siyah yamaçlar
volkanik kayalarmış. Arkeolojik
kalıntıları, güneşin batarken seyredilmesi ve gece hayatı Santori'ye hayat
vermektedir..
Deniz seviyesinden 300 metre yüksekliğinde, tepede bir falezin üzerine yerleşmiş FİRA adanın başkenti dir. Başkent diyoruz ama aslında bir kasabadır. Yine uzaktan gördüğümüz beyaz binalar Fira kasabasının evleri imiş. 1956 da oluşan büyük bir deprem sonucu tüm binalar yıkılmış, var olanların çoğu yeni inşa edilmiştir.
Athinios iskelesinde bekleyen otobüslerle, kıvrıla kıvrıla,dar , tek arabanın geçebileceği bir yola girdik. Karşıdan gelen bir araba göründüğünde, en geniş taraf hangisine yakınsa, o araba kenara çekiliyor ve diğeri geçtiğinde yola devam ediyor. Yarım saatlık bir tırmanıştan sonra tepeye düzlüğe çıktık. Burada biraz dinlendik.
Düzlükten sonra en uzakta ve kuzeyde bulunan LA köyüne hareket ettik.
LA'ya gidiş yolu üzerinde üzüm bağları, bahçeler ve eşsiz manzaraları seyrederek köye geliyoruz. Bütün evler bembeyaz,çiçeklerle süslenmiş, yollar mermer taşlarından , parke stili şeklinde döşenmiş ve ter temiz. Mavi kubbeli kiliseler, tam ucda Venedik kalesi. kaleden görünen muhteşem manzarayı seyretmek insanın tüm yorgunluğunu almakta.
Sokaklar çok dar. Evlerin çoğu birer kat. Bazıları da ikişer kat. Her evin sokağa açılan odalarını dükkan yapmışlar. Lokanta ve hediyelik eşya satışı için dükkan olarak kullanıyorlar. Merak ettiğim , tek katlı evlerde ne zaman ve nerede yatmaktadırlar? Çünkü dükkanlar 24 saat açık. Gerçi ailece çalışıyorlar , nöbetleşe dükkanda kalırlar da, nerede yatıyorlar?
La köyünde alışveriş yaparken bir büyük dükkanın tezgahtarlarından birinin Türkçe bağırdığını duyunca satıcının yanına giderek , Türk mü olduğunu
sordum. Evet cevabını alınca , sohbete baişladım. Hikayesini herkes bilirmiş.
Adı Aytunç. Turistik gemide çalışıyormuş. Santorini adasına geldiklerinde, Polonyalı olan bir kıza aşık olmuş. Kız burada turizm şirketinde çalışıyormuş.
Aytunç gemiden ayrılarak adada kalmış. uzun süren
uğraşlardan sonra kızı razı etmiş ve evlenmişler. Görüştüğümüz dükkanda iş bulmuş ve
tezgahtarlığa başlamış. Kızın annesi
Polonya'da olduğu için zaman zaman Polonya'ya gidiyor, bazen de Türkiye'ye
geliyorlarmış. Bu ziyaretler çok kısa
sürmekteymiş. Ayrılırken "Türkiye'ye benden selam" diyerek
vedalaştık.
PERİSSA PLAJI
LA köyünde , bize
ayrılan zaman dolunca, otobüslerimize
binip , adanın en güzel plajına doğru yola çıktık. 20 dakika sonra plaja
vardık.
Bir kısmımız denize
girdik, bir kısmimiz da lokantada oturmayı tercih ettik. Çevre, geniş, düzlük bir araziye sahip. Tarla olarak kullanılıyor. Evler daha içerde.
Burada deniz kumu koyu gri. Kuskus iriliğinde. Ayaklara fazla yapışmıyor. Ve temiz. Deniz sıcak ama çok taşlı ve kaygan. Deniz faslından sonra Akropolis adlı lokantaya girerek balık yedik.
Balığı tercih etmemizdeki amaç, etlerin içinde domuz etinin de oluşu kuşkusu.
FİRA KASABASI
Buradan tekrar
otobüsümüze binerek, adanın merkez kasabası olan FİRA ya gittik. Buraya
romantik şehir de deniyor. Avrupa'dan, çevre adalardan ve kentlerden ,
evlenen kişiler balayını geçirmek
için Fira'ya geliyorlarmış. Onun
için bu kasabaya " romantik şehir" adını takmışlar.
Fira gerçekten güzel bir yer. Mavi kubbeli kiliseler, alışveriş dükkanları, lokantalar, eğlence yerleri katırlarlar ve eşekler.
Fira gerçekten güzel bir yer. Mavi kubbeli kiliseler, alışveriş dükkanları, lokantalar, eğlence yerleri katırlarlar ve eşekler.
Fira'nın adanın sırtındaki yerleşim bölgesinden daha
yüksek yer yok. Ama adanın en yüksek yeri 567 metre ile Profitis İlias dağı. Burada İlyas peygamberin manastırı
bulunuyor. Pek gidilmiyor ama yine de
3-4 rahibe bulunuyormuş. İlyas Manastırının korunmasının gerekçesi,
bereketi temsil etmesinden kaynaklanıyormuş. Diğer en büyük kilise Aziz Nikolas
kilisesi. Bu da koruyuculuğu temsil ediyormuş.
Bize ayrılan zaman dolmuştu. Fira'dan sahile, tender botlara binip gemimize gitmek için teleferiğe binmemiz gerekiyor. Başka iniş ancak çok yüksek ve dik merdivenlerle sağlanıyor. Teleferik okadar dik iniyor ki, bindiğiniz yerden , inen vagonu takip etmeniz mümkün değil. Hareket eder etmez birden bire gözden kayboluyor. Sanki bir çukura düşmüş oluyor. Bukadar dik. İster istemez bindik. 3 dakikada indik.
Tender botlara
binerek gemimize çıktık.
SANTORİNİ ADASININ İLGİNÇ ÖZELLİKLERİ:
Santorini adasında su
yok. Ada volkanik patlama sonucunda oluştuğu için su çıkmıyor. Su dışardan temin ediliyor. Eşekler ve
katırlar, dar sokaklarda taşıma işlerini hallediyorlar. Burada insandan çok
katır ve eşek var.
Susuzluğa rağmen, Santorini'nin şarapları meşhur. Gezdiğimiz yerlerde üzüm bağları vardı. Bu bağlardaki asmaların özelliği yere yapışık oluşu. Rüzgar çok estiği için büyümeye fırsat bulunmuyormuş. Adada nem çok oluyormuş. Yapısal olarak, bizim topuk taşı dediğimiz süngerimsi taşlar çokmuş. Okadar ki, yurt dışına ihraç ediliyormuş. Bu taşlar nemi emerek toprağı nemli tutuyormuş. Zamanla ,aşırı ihracat neticesinde nemlenme de azalmış. Hemen karar alarak ihracatı durdurmuşlar. İşte bu tür nemlenme sonucunda Santorini'nin yetiştirdiği başlıca ürünleri, üzüm, meyve, zeytindir.
Yollar kaymayan,
düzgün, mermer taşlardan oluşmuş. Kaldırım
tipinde döşenmiş.
Adada 300 den fazla
kilise bulunmakta. Normal kiliselerin dışında birde özel kiliseler varmış.
Toprağı ve varlığı olan insanlar özel kilise yaptırmak mecburiyetinde imişler.
Ve her yıl bir ayın ve ikram
yapılıyormuş. Yani hemen hemen her gün muhakkak bir ayin ve ikramda
bulunuluyormuş.
Volkanik kayalardan
oluşan adada pek çok mağara bulınmaktaymış. Bazı insanlar bu mağaraları
düzeltip ekleyerek butik otel durumuna getirmişler.
Santorini' nin
kısaca özelliğini belirtirsek, kendileri
tarafından şu tespitleri söylemekte
haklı oluruz.
Bu adada: İnsandan
çok, katır ve eşek var.
Bu adada: Sudan çok
şarap var.
Bu adada: Evden çok
kilise var.
Bu adada: Ahşaptan
çok mermer var.
MİKONOS ADASI:
Santorini adasından
gemimize saat: 15 de bindik. 16 da
da mikonos adasına doğru yol almaya
başladık. 6 saatlık bir yolculuktan sonra gece saat: 22 de gemimiz liman
iskelesine yanaştı. Gece yarısından sonra saat: 2.15 e kadar zamanımız vardı.
2.15 de gemide olmamız söylendi.
Pahalılığından şikayet
edilen Mikonos adası 85 kilometre
karedir.Turlos,paradis, agran, Elia plajları meşhurmuş. FolklorDeniz,Arkeoloji
ve Kültür müzeleri gezilecek yerlermiş.
Ama biz gece adaya geldiğimiz için bunları göremedik.
Gündüz gözü ile adayı
göremeyeceğimiz için üzülüyorduk. Gemi görevlileri "Aslında şanslısınız.
Mikonos'un gece hayatını göremeyen gündüzcüler üzülüyor. Sizler
şanslısınız" diyerek bizleri iknaya çalışıyorlardı.
Ada pırıl pırıl
renkli ışıklarla sanki özel olarak donatılmıştı. Sahildeki lokantalar , barlar,
kafeler insan kaynıyordu. Oturma yerine gezmeyi yeğleyerek iç kısımlara doğru
yürüyüşe geçtik. Tepelere kadar çıktık. Sokaklar dar olduğu için araba yoktu.
Sağlı sollu lokanta, bar ve dükkanlar. Dükkan derken öyle ahım, şahım büyük değil.
5-6 metre karelik odalar. Ne satacaksa duvarları doldurmuşlar. Kapı önüne de
koymuşlar, dükkan olmuş.Her yerden gelen
müzik sesi ne kendini kaptıranlar oynuyor, eğleniyor. Palyaçolar çeşitli
gösteriler yapıyor ve birbirinden güzel Rum kızları.
Bizim Bodrum'umuz da
eğlence yeri, ama itiraf etmeliyim ki, Mikonos
Bodrum'u her yönü ile sollar.
Buram buram romantik
kokan Santorini ve özgürlük ve eğlencenin kalbi Mikonos'tan ayrılma zamanı gelmişti.Gemimize biner binmez uyumuşuz. Uyandığımızda,hava aydınlanmış, güneş içeriye kadar sızmıştı.
Kahvaltı, ödemeleri yapmak ve valizlerin hazırlanıp görevlilere teslim edilmesi sonrasında üst güverteye çıkarak, Yunan müziği eşliğinde Yunan kızlarının danslarını seyrederek, 13.30 da , enerji toplamış olarak, İzmir'imize ulaştık.
28 Mayıs 2012 Pazartesi
T A R İ H
19 MAYIS 1919 GÜNÜ
Burhan Bursalıoğlu
Mustafa Kemal’e hayranlığını 1919 yılında Samsun’da görev yapmakta olan bir PTT memuru şöyle özetliyor…
“Hava yağmurlu ve elektrikliydi. O zamanlar paratoner sistemi olmadığı için telleri toprağa vermiştim. Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kapıdaki nöbetçi koşa koşa geldi, bir haber verdi. Mustafa Kemal Paşa geliyor. O sırada, Mustafa Kemal Paşa tek odadan ibaret telgrafhaneye girdi. Ayağa kalktım.
— Buyurun Paşam.
— Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor dedi.
— Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!
— Bu, vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim, ya ölürüz, ya vatan kurtulur, dedi.
— Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor dedi.
— Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!
— Bu, vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim, ya ölürüz, ya vatan kurtulur, dedi.
Ceketin cebinden ipek mendilini çıkarıp maniplenin üzerine koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.
— Sen ölürsen ben de ölürüm dedi.
Elimi bırakması için söylediğim ısrarlı sözlere aldırmadı, elimi uzun süre bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur, Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi, yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı. Bir kağıda çabucak şifreli bir şeyler yazdı. Havza’ya iletmemi söyledi. Amasya ile de istediği konuşmayı yaptı, sonra;
«Oh çok şükür, şimdi vatan kurtuldu.» dedi ve maiyetiyle gitti. Birden aptallaşmıştım. Oturduğum yerden kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyan bir kişiydi. Fes kapmaya, mevki elde etmeye gelmiş biri olamazdı. O bir gerçek vatanseverdi, Atatürk’e hayranlığım yağmurlu bir gecede böyle başladı işte…”*
Onun içindir ki; ilkeleri, düşünceleri, devrimleri çamura bulanmaya gayret gösterilse dahi altın gibidir, hiç değerini kaybetmez yıllardır…
Öyle yüreklidir ki; açtığı yolda yürümekten bir saniye dahi şüpheye düşmeyen askerleri vardır…
Yani; bizler.
Mustafa Kemal’in Askeri olmaktan kıvanç duyanlar…
İlelebet genç kalacak milletin evlatları; ant olsun ki; bizleri çiğnemeden yıkamayacakalar eserini…
Bu kutsal günde Atamızı saygı ile anıyor ve onun tüm askerlerinin Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramını kutluyoruz…
Yeniden1919 Derneği Yönetim Kurulu
BAZI SİVRİ KAFALILARA
Aradan 93 yıl geçmesine rağmen, İstiklal Savaşımızın olmadığını, bunun uydurma olduğunu söyleyen bazı sivri kafalılara, görsel resimler sunuyorum.
Bu resimler herhalde Afrika'da, Avustralya'da veya Amerika'da çekilmemiştir. Öz be öz Vatanımız olan Anadolu'muzun değişik yörelerinde, oraları işgal eden emperyalist güçlere karşı verilen savaşın resimleridir.
EĞER BU SAVAŞ OLMASA İDİ, SAVAŞIN VARLIĞINA İNANMAYANLAR, YA DÜNYADA OLMAZ VEYA OLURDU AMA BABASI BİR FRANSIZ, iNGİLİZ VEYA BİR İTALYA ASKERİ OLMASI KAÇINILMAZ OLURDU.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Che'nin Çantasından Çıkan NUTUK Küba Devrimi’nin öncülerinden ve Fidel Castro’nun yoldaşı Arjantinli devrimci doktor Che Guevara, 196...
-
CUMHURİYET GECEMİZ Burhan BURSALIOĞLU 2013 yaz sezonumuz anlamlı ve coşkulu bir gece ile noktalandı. Cumhuriyet’...